Fatih, beldeleri açan olduğu gibi zamanı da açan, zamana bir açılım verendir. Zamanı zorlayan, zamanın kıvrımlarını ve katlarını açandır.
Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u, Kayzerler şehrini fethettiği zaman, zamanını; milletini ve ordusunu bir yandan büyük peygamberin Hendek savaşındaki müjdesine, bir yandan da gelecek çağlarda şiddetle ihtiyaç duyulacak olan umutların doğurucusuna bağlamış oluyordu.
Büyük Peygamberin Hendek Savaşı'nda külüngüyle vurduğu kayadan İstanbul'un fethi ve İran'ın zabtı müjdesiyle sıçrayan kıvılcımlar, İstanbul'un batı surlarında adeta bir iz bırakmıştı. Akşemdeddin velilik gözüyle o işaretli yeri gördü ve gösterdi. İşte o işaretli yerden girdi Fatih ve Fatih'in ordusu. İşte böyle bir fetihti bu. (1)
Bin yıla yakın zamandan beri İstanbul'da sahabeler bugünü bekliyorlardı. Her bahar cennetten bir bölüm olan mezarları bir fetih rüyasıyla diriliyordu. Eğer olmasaydı bu fetih, mezarlarında rahat olamazlardı. Binlerce şehidin kanı toprağı sıkar ve rahat vermezdi kurda, kuşa. İşte Fatih bütün sahabenin dört gözle beklediği bu rüyayı, Peygamber müjdesini gerçekleştirdi.
Yahya Kemal bu harikulade olayı bütün benliğiyle bağırarak şöyle sunuyor; -Mütarakeden sonra maziye karşı düassılım arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul'da geziniyordum. Bu şehirde geçen beş asırlık hayatımızın safhalarını birer birer hissettikten sonra gönlüm bir merhalede tevaffuk etti. Fatih'in Edirne'den İstanbul'a yürüdüğü 1453 baharını hissettim. Edirne'den İstanbul üzerine o yürüyüş; yirmi iki yaşında bir çocuk olan o Fatih; Kostantiniyye fethine dair bir hadisin müjdesini hisseden o asker; tarihin en büyük faslını açmaya gelmiş olan o ejder gibi toplar, Gelibolu'dan gelen o bin bir yelkenli beyaz donanma; hasılı o safha kalbimde canlandı. Elli yedi gün süren muhasaradan ihtiyar Akşemseddin'in kocamış bir kartal gibi kollarını açarak top gürültüsüne karışmış bir sesle "Ya müfettiha'l ebvab" diye bağırdığı tepelerden surlara baktım. İhtiyar Karaca Bey'in Rumeli askerini yıldırım gibi boşaltarak kırdığı Edirnekapı ve Tekfur sarayı burçlarının üstüne oturdum. Zağnos Paşa'nın yıkmaya çalıştığı Eğri Kapı ve Haliç kulelerini gezdim. Yedikuleden Eyüp'e kadar Türk ordularının bir sel gibi taştığı uzun yolda yürüdüm. 29 Mayıs sabahları fetih coşkusunu ve sevincini bütün kalbimde hissetttim".
Peki ne olmuştu? O şanlı mazi nereye gitmişti? Yoksa o canlı tarihi yaşayanlar ve yaşatanların nesli yok mu olmuştu. Değişen neydi? Bu fetihten sonra Avrupa'da bir Rönesans doğdu. Avrupa, Türk çocuğu Osmanoğullarından aldığı ilhamla kendini geliştirdi. Yeni icadlar ve makinalar üretti. Fakat bunları insanlık için değil, insanlığa meydan okumak için kullandı. Avrupalılar elindeki teknolojiye güvenerek Türk'ün yıkılmaz kalesi, Peygamber'in müjdesi İstanbul'a göz diktiler. Ve İstanbul 13 Kasım 1918 yılında işgal edildi. O gün cepheden İstanbul'a yeni dönen genç kumandan Mustafa Kemal düşman gemilerini görünce tarihi sözünü söyledi. "Geldikleri gibi giderler". İşte bu söz Türk milletinin beyninde fırtınalar koparttı. Fatih'in yadigarı, Akşemseddin'in nefesi, Ulubatlı'nın hedefi olan bu şehir düşman elinde bırakılamazdı.
Bu şehir düşmana terk edilemezdi. Çünkü bu şehir, Fatih'e olan özlem duygusunun ölmediği bir neslin bekçiliğindeki bir şehirdi. Bu duygu öyle bir şeydi ki gençlikte her şeyin yok olduğu fakat bağımsız yaşamanın ölmediği, öldürülemediği bir duyguydu. Çünkü bu fetih bir merhabadır gençliğe Fatih'lerden, şimşek gibi merhaba geçmiş zamandan.
Bir merhaba alınterinden, şehit kanından, yiğitlikten, merhametten, sevgiden, zaferden ve ihtişamdan.
Bir kurtuluş yıldönümü, bir bağımsızlık hutbesi ufkumuzda yayılan.
Sussun arıtk bütün çanlar, canavar düdükler, ölüm kusan düşman tüfekleri, hainlerin naraları, yükselsin ezanlarla birlikte minarelerin ve duvarların her taşından Ayasofya'nın manevi yanık ezan sesleri.
Gitsin artık kirli ayaklı Latin ve Slav sürüleri, batının tek dişli canavarları, teneke kaplı tankları; gelsin artık nur yüzlü Türkün Mehmetciği, Mustafa Kemal'i, çağ açan Fatihleri, Ulubaltı Hasan'ları, Akşemseddin'leri...
Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u, Kayzerler şehrini fethettiği zaman, zamanını; milletini ve ordusunu bir yandan büyük peygamberin Hendek savaşındaki müjdesine, bir yandan da gelecek çağlarda şiddetle ihtiyaç duyulacak olan umutların doğurucusuna bağlamış oluyordu.
Büyük Peygamberin Hendek Savaşı'nda külüngüyle vurduğu kayadan İstanbul'un fethi ve İran'ın zabtı müjdesiyle sıçrayan kıvılcımlar, İstanbul'un batı surlarında adeta bir iz bırakmıştı. Akşemdeddin velilik gözüyle o işaretli yeri gördü ve gösterdi. İşte o işaretli yerden girdi Fatih ve Fatih'in ordusu. İşte böyle bir fetihti bu. (1)
Bin yıla yakın zamandan beri İstanbul'da sahabeler bugünü bekliyorlardı. Her bahar cennetten bir bölüm olan mezarları bir fetih rüyasıyla diriliyordu. Eğer olmasaydı bu fetih, mezarlarında rahat olamazlardı. Binlerce şehidin kanı toprağı sıkar ve rahat vermezdi kurda, kuşa. İşte Fatih bütün sahabenin dört gözle beklediği bu rüyayı, Peygamber müjdesini gerçekleştirdi.
Yahya Kemal bu harikulade olayı bütün benliğiyle bağırarak şöyle sunuyor; -Mütarakeden sonra maziye karşı düassılım arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul'da geziniyordum. Bu şehirde geçen beş asırlık hayatımızın safhalarını birer birer hissettikten sonra gönlüm bir merhalede tevaffuk etti. Fatih'in Edirne'den İstanbul'a yürüdüğü 1453 baharını hissettim. Edirne'den İstanbul üzerine o yürüyüş; yirmi iki yaşında bir çocuk olan o Fatih; Kostantiniyye fethine dair bir hadisin müjdesini hisseden o asker; tarihin en büyük faslını açmaya gelmiş olan o ejder gibi toplar, Gelibolu'dan gelen o bin bir yelkenli beyaz donanma; hasılı o safha kalbimde canlandı. Elli yedi gün süren muhasaradan ihtiyar Akşemseddin'in kocamış bir kartal gibi kollarını açarak top gürültüsüne karışmış bir sesle "Ya müfettiha'l ebvab" diye bağırdığı tepelerden surlara baktım. İhtiyar Karaca Bey'in Rumeli askerini yıldırım gibi boşaltarak kırdığı Edirnekapı ve Tekfur sarayı burçlarının üstüne oturdum. Zağnos Paşa'nın yıkmaya çalıştığı Eğri Kapı ve Haliç kulelerini gezdim. Yedikuleden Eyüp'e kadar Türk ordularının bir sel gibi taştığı uzun yolda yürüdüm. 29 Mayıs sabahları fetih coşkusunu ve sevincini bütün kalbimde hissetttim".
Peki ne olmuştu? O şanlı mazi nereye gitmişti? Yoksa o canlı tarihi yaşayanlar ve yaşatanların nesli yok mu olmuştu. Değişen neydi? Bu fetihten sonra Avrupa'da bir Rönesans doğdu. Avrupa, Türk çocuğu Osmanoğullarından aldığı ilhamla kendini geliştirdi. Yeni icadlar ve makinalar üretti. Fakat bunları insanlık için değil, insanlığa meydan okumak için kullandı. Avrupalılar elindeki teknolojiye güvenerek Türk'ün yıkılmaz kalesi, Peygamber'in müjdesi İstanbul'a göz diktiler. Ve İstanbul 13 Kasım 1918 yılında işgal edildi. O gün cepheden İstanbul'a yeni dönen genç kumandan Mustafa Kemal düşman gemilerini görünce tarihi sözünü söyledi. "Geldikleri gibi giderler". İşte bu söz Türk milletinin beyninde fırtınalar koparttı. Fatih'in yadigarı, Akşemseddin'in nefesi, Ulubatlı'nın hedefi olan bu şehir düşman elinde bırakılamazdı.
Bu şehir düşmana terk edilemezdi. Çünkü bu şehir, Fatih'e olan özlem duygusunun ölmediği bir neslin bekçiliğindeki bir şehirdi. Bu duygu öyle bir şeydi ki gençlikte her şeyin yok olduğu fakat bağımsız yaşamanın ölmediği, öldürülemediği bir duyguydu. Çünkü bu fetih bir merhabadır gençliğe Fatih'lerden, şimşek gibi merhaba geçmiş zamandan.
Bir merhaba alınterinden, şehit kanından, yiğitlikten, merhametten, sevgiden, zaferden ve ihtişamdan.
Bir kurtuluş yıldönümü, bir bağımsızlık hutbesi ufkumuzda yayılan.
Sussun arıtk bütün çanlar, canavar düdükler, ölüm kusan düşman tüfekleri, hainlerin naraları, yükselsin ezanlarla birlikte minarelerin ve duvarların her taşından Ayasofya'nın manevi yanık ezan sesleri.
Gitsin artık kirli ayaklı Latin ve Slav sürüleri, batının tek dişli canavarları, teneke kaplı tankları; gelsin artık nur yüzlü Türkün Mehmetciği, Mustafa Kemal'i, çağ açan Fatihleri, Ulubaltı Hasan'ları, Akşemseddin'leri...
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Recep Sarıhan / diğer yazıları
- Millet zengin olursa, devlet de zengin olur / 07.01.2011
- ABD ile ilişkilerde hazan dönemi / 14.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları-III / 12.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları-II / 11.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları / 10.07.2003
- Beyaz goncaların kızıla boyandığı mukaddes topraklar-II / 06.04.2003
- Beyaz goncaların kızıla boyandığı mukaddes topraklar-I / 05.04.2003
- AB Uyum Yasaları ve Filistin manzarası / 27.09.2002
- Mukayeseli tarım politikaları / 25.09.2002
- Emir Karatekin diyarından selamlar / 21.09.2002
- ABD ile ilişkilerde hazan dönemi / 14.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları-III / 12.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları-II / 11.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları / 10.07.2003
- Beyaz goncaların kızıla boyandığı mukaddes topraklar-II / 06.04.2003
- Beyaz goncaların kızıla boyandığı mukaddes topraklar-I / 05.04.2003
- AB Uyum Yasaları ve Filistin manzarası / 27.09.2002
- Mukayeseli tarım politikaları / 25.09.2002
- Emir Karatekin diyarından selamlar / 21.09.2002