İki büyük dünya savaşını insanlığa yaşatan çılgın batılılar, başlarına gelen bu felaketlerin kendi ahlâksızlıklarından kaynaklandığını kavrayarak, yeniden düzenlemelere başlamışlardır. Nurenberg Mahkemesi'nin uyguladığı sözde-evrensel hukuki prensipler, Birleşmiş Milletlerde hakim kılınmak istenen ruhla ilan edilen insan hakları Genel Beyannamesi hep bunun teşebbüsleri olduğu söyleniyordu. Zira batı bilhassa Avrupa, kendi coğrafyasında bir daha birbirlerini yemeyecek ve tahrip etmeyecek bir sistem kurmak istiyorlardı. Bir daha aralarında savaş veya yıkım yaşamak istemiyorlardı.
Avrupa Birliği fikri başlangıçta bu amil ile yola koyuldu ve bugünkü siyasi birliğe kadar geldi. Fakat yine bugün saklanılmayacak bir hakikat olarak ortaya çıktı ki; Avrupa Birliği tıpkı diğer batılı birliklerde olduğu gibi kendi dışındaki -öteki- coğrafyaları sömürmek ve yok etmek için en evrensel erdemleri -mesela insani temel hakları, teknolojiyi, ekonomiyi, bilimsel çalışmaları vb.- ve kuralları dahi ahlâksızca kullanabiliyor, istismar edebiliyor, fütursuzca, ikiyüzlüce ihlal edebiliyor...
Olay ve kurumlar hakkında hüküm vermek isteyen kimse esasında "olanı" anlamadıkça "olması gerekeni" sağlam temeller üzerinde kuramaz. "Zoon Politikon" yani; insan sosyal bir mahluktur meşhur deyimini kendisinden önce gelenlerden aktaran Aristoteles, bu manayı kastetmese de bu söz bunu deyimler aslında. Yani insanı bir toplumsal fert olarak algılayarak sosyal kültürel uygarlığın bütün öğelerini bilmeden, halkın moral-manevi boyutunu kavramadan masa başında filozofça hukuki yasaları tasarlamanın hiç bir faydası yoktur. Hatta daha somutlaştırırsak, halkını sefaletler içinde yüzdürenlerin, batı tarzı yaşam biçimini "çağdaşlık" maskesiyle şiddetle insanlara dayatmaya kalkışmasının, doğu toplumunun sonsuz ihtiyaçlarına cevap olmayacağı açıktır. Bu şekil ilan edilecek siyasi ve hukuki bir metin tatbik alanı bulamayacağı gibi, halkın gözünde hiç bir kıymeti de olmayacaktır.
En kötüsü "çağdaşlık" maskesiyle ekonomik ve sosyal tedbirlerle mesela IMF ve Dünya Bankasının dayattığı reçetelerle kendi öz halkına, kendisine yabancı bir hayat biçiminin adeta metazori dayatılmasıdır. Ki bu topyekün milletin inanç ve geleneğine; uygarlığına ahlâksızca savaş açmak olduğu gibi, bütün dünyaya kendi halkını tukaka yapmaktır...
Mesele böyle çözümlenemez.
Bu konuda tarihte bizzat batılı emperyalistlerle mücadelesiyle timsal olmuş Gandi kuru soyut insan hakları beyannamesini ve batılı hayat tarzının halklarına zoraki empozesine karşı çıkmış, bu nedenle cesaretle Birleşmiş Milletlere şöyle sataşmıştı; "... hakların ilanından ne pratik fayda var? Bunları kim gözetip tatbik edecek? Kuvveti elinde bulunduranlar insaf ve vicdan sahibi olmadıkça bu hukuki beyannameler oldukları gibi kalır tatbik imkânı bulmaz".
Yardımcısı Nehru da "...sömürgecilik ve kapitalizm dünyada hüküm sürdükçe, ilan edilen beyannamelerinizin hiç birisinin gerçekleştirilmesi kabil değildir" diyerek söylediklerimizi teyit eder.
Gerçekten de hukuku ister ulusal olsun isterse uluslararası olsun diğer benzer normatif düzenlemelerden mesela; ahlâki temenniden ayıran en belirgin farkı cezai müeyyidesinin (yaptırımının) bulunmasıdır. Zira cezası bulunmayan bir suç, suç olmaktan çıkar ve suçu işleyen lehinde haksızca sosyal imtiyaz oluşturur. İşte Gandi ve Nehru bunu söylüyordu, bir insanlık suçu olan sömürgecilik ile batının kendi kokuşmuş hayat biçiminin metazori empozesi, uluslararası hukukta cezai bir müeyyide bulup uygulanamadığından, aslında hukuken suç olan bu eylemler adeta "Orman Yasası"nı geçerli kılıyor ve kurdun kuzuyu parçalama hakkına dönüşüyor! Bugün buna liberal demokrasi veya pazar ekonomisi ya da kapitalist sistem deniyor!
Sözgelimi Pascal da sanki geçmişten bugünkü Avrupa Birliği hülyasını görürcesine şöyle sitem eder "İnsan, dünyanın idaresini hangi esaslara göre artık düzenleyecek? Kişilerin keyfine göre mi? Ne kargaşa! Adalete göre mi? Oysa insan adaleti bilmez ki! Gerçekten onu bilseydi... Pirene dağlarının bir yanında doğru olan şey, öte yanında yanlış olmazdı..." derken kendi batılı soydaşlarına olan güvensizliğini haykıracaktır.
Bu da şunu gösterir; insana adaleti gösterecek yüce ahlaki değerler sıkalası ne kadar lazım ise bir o kadar bunları uygulayacak ahlâk sahibi, adalet sever insanlara ve buna malik medeniyetlere, irfan ve kültürüne ihtiyaç var. Mesele burada düğümlenir; çağdaş dünyanın insanları da irfani medeniyetleri de yoktur zira. Ve sahip olduğunu zannettiği insanlar ise "Homoeconomicus"tur yani; para, makam ve cinsi şehvet sapıklarıdır!...
Avrupa Birliği fikri başlangıçta bu amil ile yola koyuldu ve bugünkü siyasi birliğe kadar geldi. Fakat yine bugün saklanılmayacak bir hakikat olarak ortaya çıktı ki; Avrupa Birliği tıpkı diğer batılı birliklerde olduğu gibi kendi dışındaki -öteki- coğrafyaları sömürmek ve yok etmek için en evrensel erdemleri -mesela insani temel hakları, teknolojiyi, ekonomiyi, bilimsel çalışmaları vb.- ve kuralları dahi ahlâksızca kullanabiliyor, istismar edebiliyor, fütursuzca, ikiyüzlüce ihlal edebiliyor...
Olay ve kurumlar hakkında hüküm vermek isteyen kimse esasında "olanı" anlamadıkça "olması gerekeni" sağlam temeller üzerinde kuramaz. "Zoon Politikon" yani; insan sosyal bir mahluktur meşhur deyimini kendisinden önce gelenlerden aktaran Aristoteles, bu manayı kastetmese de bu söz bunu deyimler aslında. Yani insanı bir toplumsal fert olarak algılayarak sosyal kültürel uygarlığın bütün öğelerini bilmeden, halkın moral-manevi boyutunu kavramadan masa başında filozofça hukuki yasaları tasarlamanın hiç bir faydası yoktur. Hatta daha somutlaştırırsak, halkını sefaletler içinde yüzdürenlerin, batı tarzı yaşam biçimini "çağdaşlık" maskesiyle şiddetle insanlara dayatmaya kalkışmasının, doğu toplumunun sonsuz ihtiyaçlarına cevap olmayacağı açıktır. Bu şekil ilan edilecek siyasi ve hukuki bir metin tatbik alanı bulamayacağı gibi, halkın gözünde hiç bir kıymeti de olmayacaktır.
En kötüsü "çağdaşlık" maskesiyle ekonomik ve sosyal tedbirlerle mesela IMF ve Dünya Bankasının dayattığı reçetelerle kendi öz halkına, kendisine yabancı bir hayat biçiminin adeta metazori dayatılmasıdır. Ki bu topyekün milletin inanç ve geleneğine; uygarlığına ahlâksızca savaş açmak olduğu gibi, bütün dünyaya kendi halkını tukaka yapmaktır...
Mesele böyle çözümlenemez.
Bu konuda tarihte bizzat batılı emperyalistlerle mücadelesiyle timsal olmuş Gandi kuru soyut insan hakları beyannamesini ve batılı hayat tarzının halklarına zoraki empozesine karşı çıkmış, bu nedenle cesaretle Birleşmiş Milletlere şöyle sataşmıştı; "... hakların ilanından ne pratik fayda var? Bunları kim gözetip tatbik edecek? Kuvveti elinde bulunduranlar insaf ve vicdan sahibi olmadıkça bu hukuki beyannameler oldukları gibi kalır tatbik imkânı bulmaz".
Yardımcısı Nehru da "...sömürgecilik ve kapitalizm dünyada hüküm sürdükçe, ilan edilen beyannamelerinizin hiç birisinin gerçekleştirilmesi kabil değildir" diyerek söylediklerimizi teyit eder.
Gerçekten de hukuku ister ulusal olsun isterse uluslararası olsun diğer benzer normatif düzenlemelerden mesela; ahlâki temenniden ayıran en belirgin farkı cezai müeyyidesinin (yaptırımının) bulunmasıdır. Zira cezası bulunmayan bir suç, suç olmaktan çıkar ve suçu işleyen lehinde haksızca sosyal imtiyaz oluşturur. İşte Gandi ve Nehru bunu söylüyordu, bir insanlık suçu olan sömürgecilik ile batının kendi kokuşmuş hayat biçiminin metazori empozesi, uluslararası hukukta cezai bir müeyyide bulup uygulanamadığından, aslında hukuken suç olan bu eylemler adeta "Orman Yasası"nı geçerli kılıyor ve kurdun kuzuyu parçalama hakkına dönüşüyor! Bugün buna liberal demokrasi veya pazar ekonomisi ya da kapitalist sistem deniyor!
Sözgelimi Pascal da sanki geçmişten bugünkü Avrupa Birliği hülyasını görürcesine şöyle sitem eder "İnsan, dünyanın idaresini hangi esaslara göre artık düzenleyecek? Kişilerin keyfine göre mi? Ne kargaşa! Adalete göre mi? Oysa insan adaleti bilmez ki! Gerçekten onu bilseydi... Pirene dağlarının bir yanında doğru olan şey, öte yanında yanlış olmazdı..." derken kendi batılı soydaşlarına olan güvensizliğini haykıracaktır.
Bu da şunu gösterir; insana adaleti gösterecek yüce ahlaki değerler sıkalası ne kadar lazım ise bir o kadar bunları uygulayacak ahlâk sahibi, adalet sever insanlara ve buna malik medeniyetlere, irfan ve kültürüne ihtiyaç var. Mesele burada düğümlenir; çağdaş dünyanın insanları da irfani medeniyetleri de yoktur zira. Ve sahip olduğunu zannettiği insanlar ise "Homoeconomicus"tur yani; para, makam ve cinsi şehvet sapıklarıdır!...
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Adnan Ulutaş / diğer yazıları
- Bir medeniyetin iflası nedir bilir misin? / 23.07.2002
- Demokrasi kabusu / 17.07.2002
- Avrupalılaşmanın neresindeyiz'-II / 12.07.2002
- Avrupalılaşmanın neresindeyiz'-I / 11.07.2002
- Hangi zaman? / 10.07.2002
- Hangi ruh? / 09.07.2002
- Zulmün hukuku olmaz / 03.07.2002
- Batının ahlâksız hayatı! / 25.06.2002
- Avrupalaşma ihaneti / 19.06.2002
- Alçaklığın adı hukuk oldu! / 16.05.2002
- Demokrasi kabusu / 17.07.2002
- Avrupalılaşmanın neresindeyiz'-II / 12.07.2002
- Avrupalılaşmanın neresindeyiz'-I / 11.07.2002
- Hangi zaman? / 10.07.2002
- Hangi ruh? / 09.07.2002
- Zulmün hukuku olmaz / 03.07.2002
- Batının ahlâksız hayatı! / 25.06.2002
- Avrupalaşma ihaneti / 19.06.2002
- Alçaklığın adı hukuk oldu! / 16.05.2002