Suriye ile ilişkilerin bugününü anlamak için, geçmişi hatırlamakta fayda vardır. Yıl 2011.
Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı iken Suriye'yi ziyaret ederek Suriye Başkanı Esad'a bir mesaj götürür. Suriye'de reform ister; o günlerde İslam coğrafyasında Arap Baharı süratle yayılmaktadır. Fakat Esad, yönetimini bırakmak istemez.
Bunun üzerine Ak Parti hükümeti bu görevi adeta üstlenmiş gibi Esad'ın olmadığı bir yönetim için kolları sıvar. Bir taraftan açık kapı politikası ile Suriyelilere sınır kapılarını açar, diğer taraftan da ABD ile birlikte muhaliflere eğit - donat projesi ile silahlı eğitim verir.
O günlerde başlayan mülteci akımı zaman içerisinde tarihin en büyük göç dalgalarından birisi haline gelecektir. Bir taraftan, bir devlet milletini kaybederken; diğer taraftan öteki devlet milletinin demografik yapısını, sağlık ve eğitim sistemini, güvenliğini tehdit etmeye başlar.
Şimdilerde İdlib'den milyon rakamlarla geleceği ifade edilen mülteciler konuşuluyor. Bir kere Suriye'den ülkemize gelen insanların ülkemiz üzerindeki etkilerini iyi hesaplamak gerekir.
"Parça pinçik organ politikası değil de bütüncül vücut politika" uygulanması gerekir.
Bunu bir örnek ile anlatalım.
İhtiyaç var diye istediğiniz kanı bir bünyeden diğerine enjekte edemezsiniz. Bunun kuralı vardır, miktarı vardır, zamanlaması vardır. Şayet en temel konulardan olan kan transfüzyonunda bile kurallara uygun davranmazsanız ciddi sorunlarla karşı karşıya kalırsınız. Sıfır grubu kan taşıyan şahsa A grubu kan verirseniz o kişi ölür. Mülteciler de gelirken kültürü ile genetik yapısı ile hastalıklarıyla ülkemize geliyorlar. Uyum sorunları ucu açık sorunlara kapı açar.
Aradan 4 yıl geçti
Yıl 2015 Rusya, Suriye üzerindeki etkisini son derece arttırmıştır. Artık dengeler değişmiştir. Her geçen gün güç ABD'den Rusya'ya geçmektedir.
ABD'nin güç kaybı, sorunların çözümü için diplomatik çözümün de kapısını aralamıştır. Önce Astana, ardından Soçi süreci ile Türkiye, Rusya ve İran arasında görüşmeler başlar. Bu arada, ABD açıktan sürekli PYD kartını oynamaktadır. Türkiye ise komşularıyla adeta kader birliği yaptığını farkedercesine diplomatik süreci öncelemektedir.
Sürecin kaybedeni ABD oldu
Suriye güçlendikçe kendi topraklarında yeniden söz sahibi olmak ister. Milletin devleti ile uyum halinde olması gerektiğini hatırlatır. Sürecin kaybedeni açıktan ABD olmuştur. İdlib'de yaşanan son olaylarla ABD yeniden başını çıkartmaya gayret etmektedir. Düne kadar ülkemiz menfaatlerinin en ağır şekilde karşısına çıkan ABD, İdlib üzerinden şirinlik yapmaya başlar.
Ülkemiz sürekli savrulan politikalardan vazgeçmelidir.
Denge politikası adı altında hep bir başkası üzerine kurulan politikaların uzun ömürlü olmadığı, bumerang gibi elimizde patlayacağı bilinmelidir.
ABD'nin İdlib sürecindeki hedeflerinden bir tanesi de ülkemiz ile İran'ı karşı karşıya getirmektir. ABD ne yaparsa yapsın İran ile başa çıkamamaktadır. Sünni dünyanın temsilcisi Türkiye ile Şii dünyanın lideri İran arasındaki çatışma İslam ümmeti arasında adeta bir kıyamet etkisi yapar. Bu da en çok bölge üzerinde emperyalist hesabı olanların ekmeğine yağ sürecektir.
Kendi hesabından başka hesap tanımayan ABD ile ilişkilerde kırk ölçüp bir biçilmelidir.
- Yunan bayramı, Türk dersi / 29.03.2025
- Asıl rakip ne İmamoğlu ne Yavaş: Hükümetin en büyük sınavı geçim krizi / 24.03.2025
- Bozduğun kantar seni de tartacak / 23.03.2025
- Adaletin zarfı ve mazrufu: İmamoğlu olayı üzerine bir toplumsal okuma / 22.03.2025
- ABD açıktan İran’ı hedef olarak gösterdi / 20.03.2025
- Dünya ateş çemberinde: Türkiye’nin stratejisi ne olmalı? / 10.03.2025
- Wilson’dan İmralı’ya: Türkiye’yi bölme planı mı devrede? / 04.03.2025
- Oruç, ilahi bir emir ve bilimsel bir şifadır / 03.03.2025
- Yeraltı zenginliklerimiz için millî mücadele zamanıdır / 23.02.2025