"Kulun afeti, nefsinin durumuna razı olmasıdır." (Ebu Amr İsmail b. Nüceyd)
Nefis denen illet öyle zalim ki, kementini bir atmaya görsün üzerimize. Ve biz de ona yakalanırsak işte o zaman vay halimize. En kötüsü de bu duruma alışmış olmak, razı gelmek ve mücadele etmemek aslında.
Mü'min bir kulun en çok ziyanda hissettiği an, nefsine yenik düştüğünü hissettiği andır. Ama mü'min olması onu bu batakdan, bu karanlıktan kurtulacak azime, sebata sahip olabileceği ihtimalini de yükseltiyor, çünkü mü'min deyince tüm emir ve yasaklara hassasiyeti olan bir kul akla gelmekte.
Hal böyleyken salih bir kul, kendisine cazip gelen tüm yasaklardan da, ucunda hüsran olan tüm karanlıklardan da kaçınır. Ve nefsinin de, lain iblisin de tuzağına düşmemek için tefekkürle içiçe olur. Yaratılış gayesinden uzaklaşmadan varoluş sebeplerinin hikmetlerini aklında tutarak, nefsinin boyunduruğundan uzak kalmayı başarır ve her atağa kalkmasında, bir tokatla onu sindirecek gücü bulur kendinde...
Beşeriz elbette hata yapma ihtimalimiz yüksek, lakin önemli olan telafi yoluna gitmek ve af kapısına durmayı görev bilmek. Şayet yanlışa sapmamız hali alışkanlık yapar da, pişmanlık duymak yerine, o hatalar zincirine eklemeler yaparsak ve nefsimizin oyuncağı olmaya göz yumarsak; işte o zaman ruhumuz da, amellerimiz de viraneye döner, o enkazın altından kurtulma şansımız da olmaz.
Önemli olan nefsi düşman bilip, fısıldadığı günahlardan olabildiğince uzaklarda kalmayı başarmak ve her hamlesinde tetikte olabilecek gücü kendimizde bulabilmektir olması gereken. Bir anlık zafiyet göstermek, bir anlık tedbirsizlik, bir anlık boşveriş; nefsin prangalarına kapılmaktan bizi alıkoyamaz.
Ama basiret sahibi, tefekkür ehli mü'min öyle midir ya? Pusuda bekleyen nefsinin ne zaman taarruza geçeceğine kestiremese de, istikrarlı tavrı ile hedefinden taviz vermez ve salih ameller biriktirme yolunda emek harcarken nefsine de asla yüz vermez. Bilir ki bir anlık gaflet onu ne kadar yol katetmişse de, uçuruma sürüklenmekten geri bırakmaz. Ve karanlık bir girdabın şaşkın bir misafiri olur artık.
Afet denen yıkım ne canlar alır biliriz, kulun afeti de nefsiyle başbaşa kalıp oyuncağı haline düşmekle mümkün. Madem öyle yüreğimizde afetler yaşamak istemiyorsak ve hayata yenilmek istemiyorsak, cazip görünen dünyevi ihtiraslara sırtımızı dönmekte yarar var. Elimizin tersiyle ittiğimiz haramların bertaraf edilmesi hali, bize salih amel olarak kaydedilip, mükafatını da iki cihanda almamıza sebebiyet verir. Elbette sınavlardan geçeceğiz ve elbetteki bu alem tuzaklarla dolu. Önemli olan adımlarımızı temkinli atmak ve yolun sonunu kestirebilecek firasette olabilmek.
Sonunda eyvah dememek için, her davranıştan ve kelamdan önce analizini yapıp daha sonra icraate dökmeliyiz ki canımız yanmasın. Toplumda da itibarımız olsun. Aklından tefekkürü çıkarmadığı sürece, sade ve halis bir kalbi taşıyarak, ihlaslı bir duruşla her dem Rabbinin huzuruna alnı açık, başı dik, yüzü ak bir halde çıkabilmeye adaydır artık. Rabbimizin bizden istediği bize bahşetmiş olduğu akıl ve iman iradesini her dem taze tutup, nefsimiz ve lain iblis önümüzü kestiğinde ona geçit vermeyip, hilelerine açık kapı bırakmamamızdır esas olan. O halde ruhumuzun da, kalbimizin de acı çekmemesi, nefsimize geçiş hakkı tanımamakla sağlanıyor demek ki ve bu da ancak bize uzattığı kemente kapılmayıp, dirayetli bir tutum sergileyip irademize sahip çıkmamızla mümkündür..
Evet basiretli bir mü'min asla nefsine yenik düşmez ve gaflete kapılmaktan da kendini alıkoyar ve patika da olsa yolları, asla tökezlemez.
Nefis denen illet öyle zalim ki, kementini bir atmaya görsün üzerimize. Ve biz de ona yakalanırsak işte o zaman vay halimize. En kötüsü de bu duruma alışmış olmak, razı gelmek ve mücadele etmemek aslında.
Mü'min bir kulun en çok ziyanda hissettiği an, nefsine yenik düştüğünü hissettiği andır. Ama mü'min olması onu bu batakdan, bu karanlıktan kurtulacak azime, sebata sahip olabileceği ihtimalini de yükseltiyor, çünkü mü'min deyince tüm emir ve yasaklara hassasiyeti olan bir kul akla gelmekte.
Hal böyleyken salih bir kul, kendisine cazip gelen tüm yasaklardan da, ucunda hüsran olan tüm karanlıklardan da kaçınır. Ve nefsinin de, lain iblisin de tuzağına düşmemek için tefekkürle içiçe olur. Yaratılış gayesinden uzaklaşmadan varoluş sebeplerinin hikmetlerini aklında tutarak, nefsinin boyunduruğundan uzak kalmayı başarır ve her atağa kalkmasında, bir tokatla onu sindirecek gücü bulur kendinde...
Beşeriz elbette hata yapma ihtimalimiz yüksek, lakin önemli olan telafi yoluna gitmek ve af kapısına durmayı görev bilmek. Şayet yanlışa sapmamız hali alışkanlık yapar da, pişmanlık duymak yerine, o hatalar zincirine eklemeler yaparsak ve nefsimizin oyuncağı olmaya göz yumarsak; işte o zaman ruhumuz da, amellerimiz de viraneye döner, o enkazın altından kurtulma şansımız da olmaz.
Önemli olan nefsi düşman bilip, fısıldadığı günahlardan olabildiğince uzaklarda kalmayı başarmak ve her hamlesinde tetikte olabilecek gücü kendimizde bulabilmektir olması gereken. Bir anlık zafiyet göstermek, bir anlık tedbirsizlik, bir anlık boşveriş; nefsin prangalarına kapılmaktan bizi alıkoyamaz.
Ama basiret sahibi, tefekkür ehli mü'min öyle midir ya? Pusuda bekleyen nefsinin ne zaman taarruza geçeceğine kestiremese de, istikrarlı tavrı ile hedefinden taviz vermez ve salih ameller biriktirme yolunda emek harcarken nefsine de asla yüz vermez. Bilir ki bir anlık gaflet onu ne kadar yol katetmişse de, uçuruma sürüklenmekten geri bırakmaz. Ve karanlık bir girdabın şaşkın bir misafiri olur artık.
Afet denen yıkım ne canlar alır biliriz, kulun afeti de nefsiyle başbaşa kalıp oyuncağı haline düşmekle mümkün. Madem öyle yüreğimizde afetler yaşamak istemiyorsak ve hayata yenilmek istemiyorsak, cazip görünen dünyevi ihtiraslara sırtımızı dönmekte yarar var. Elimizin tersiyle ittiğimiz haramların bertaraf edilmesi hali, bize salih amel olarak kaydedilip, mükafatını da iki cihanda almamıza sebebiyet verir. Elbette sınavlardan geçeceğiz ve elbetteki bu alem tuzaklarla dolu. Önemli olan adımlarımızı temkinli atmak ve yolun sonunu kestirebilecek firasette olabilmek.
Sonunda eyvah dememek için, her davranıştan ve kelamdan önce analizini yapıp daha sonra icraate dökmeliyiz ki canımız yanmasın. Toplumda da itibarımız olsun. Aklından tefekkürü çıkarmadığı sürece, sade ve halis bir kalbi taşıyarak, ihlaslı bir duruşla her dem Rabbinin huzuruna alnı açık, başı dik, yüzü ak bir halde çıkabilmeye adaydır artık. Rabbimizin bizden istediği bize bahşetmiş olduğu akıl ve iman iradesini her dem taze tutup, nefsimiz ve lain iblis önümüzü kestiğinde ona geçit vermeyip, hilelerine açık kapı bırakmamamızdır esas olan. O halde ruhumuzun da, kalbimizin de acı çekmemesi, nefsimize geçiş hakkı tanımamakla sağlanıyor demek ki ve bu da ancak bize uzattığı kemente kapılmayıp, dirayetli bir tutum sergileyip irademize sahip çıkmamızla mümkündür..
Evet basiretli bir mü'min asla nefsine yenik düşmez ve gaflete kapılmaktan da kendini alıkoyar ve patika da olsa yolları, asla tökezlemez.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yasemin Dokumacı / diğer yazıları
- İlmin paha biçilmez değeri / 30.10.2012
- Amellerin hesabı / 29.10.2012
- Kulluk zikirle yaşanır / 02.08.2012
- Ölüm ne güzel bir nasihat / 01.08.2012
- Dünya geçicidir / 31.07.2012
- Orucun öğrettikleri / 29.07.2012
- Nefsin tuzakları / 28.07.2012
- Allah’a vuslat / 26.07.2012
- Hoşgeldin ya şehr-i Ramazan / 25.07.2012
- Alim; ilmiyle amel edendir / 22.07.2012
- Amellerin hesabı / 29.10.2012
- Kulluk zikirle yaşanır / 02.08.2012
- Ölüm ne güzel bir nasihat / 01.08.2012
- Dünya geçicidir / 31.07.2012
- Orucun öğrettikleri / 29.07.2012
- Nefsin tuzakları / 28.07.2012
- Allah’a vuslat / 26.07.2012
- Hoşgeldin ya şehr-i Ramazan / 25.07.2012
- Alim; ilmiyle amel edendir / 22.07.2012