Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un; "Ne gördün, Şark'ı çok gezdin?" sorusunu tam yüz yıl evvel cevaplandırırken çizdiği tablo, dikkatlere arz ettiği manzara yüz yıl sonra üç aşağı beş yukarı aynı, değişen fazla bir şey yok.
Yirminci asrın ilk çeyreği tamamlanırken, haçlı emperyalizm bütün gücüyle, bütün dehşetiyle ve vahşetiyle ve kanlı çizmeleriyle İslam coğrafyasını bir baştan bir başa dolaşırken, şimdi yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini bitirmek üzere iken aynı güçler bu sefer yaktıkları fitne ateşleriyle kardeşi kardeşe kırdırıyor ve uzaktan seyrediyorlar.
Yüzyıl evvel, haçlı emperyalizm topuyla-tüfeği ile bizzat kendisi İslam coğrafyasında katliamlara, emsalsiz vahşetlere imza atıyordu, şimdi ise uygulamaya soktuğu Büyük Ortadoğu Projesi ile, kiraladığı IŞİD gibi terör örgütleri ile İslam coğrafyasının hem kanını hem de kaynaklarını emmeye devam ediyor.
Düşman cephesinde, fitne-fesat çıkarma yöntemleri açısından, kardeşi kardeşe düşürme hilekarlıkları açısından oldukça modernleşmeler, oldukça gelişmeler var ama bizim duygusallığımızda, saflığımızda, gafletimizde ve umursamazlığımızda fazla değişen bir şey yok, dolayısıyla düşman, metotlarını geliştirdikçe üzerimizdeki oyunları daha rahat oynuyor.
BOP projesi kapsamında hayata geçirdiği "Arap Baharı" fitnesi ile birçok İslam ülkesindeki yetişmiş nesilleri, halkını doğruya yönlendirecek kadroları kıyıma uğrattılar, katliama tabi tuttular, malum olduğu üzere bizdeki genç beyinleri de FETÖ fitnesi ile kendilerine kul-köle yaptılar ve ne yazık ki savaşı bir kez daha kazandılar.
İslam alemi geçen yüzyıl içinde hem nice nesillerini kaybetti, hesapsız kaynaklarını kaybetti ve en büyük sermaye olan bir asırlık zamanını kaybetti.
Tam yüzyıl evvel çizilen şu tabloyu ibretle inceleyelim:
"Musallat, hiç göz açtırmaz da Garb'ın kanlı kâbûsu,
Asırlar var ki, İslâm'ın muattal, beyni, bâzûsu.
«Ne gördün, Şark'ı çok gezdin? » diyorlar. Gördüğüm: Yer yer,
Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler;
Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar;
Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;
Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar;
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Tegallübler, esâretler; tehakkümler, mezelletler;
Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar; türlü illetler;
Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;
Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;
Cemâ'atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar;
«Gazâ» nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;
Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!
* * *
Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perîşan yurda başvurdum.
Mezarlar, âhiretler, yükselen karşında dûrâdûr;
Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr!
Derinlerden gelir feryâdı yüz binlerce âlâmın;
Ufuklar bir kızıl çenber, bükük boynunda İslâm'ın!
Göğüsler hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta;
Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!
* * *
İlâhî! Gördüğüm âlem mi insâniyyetin mehdi?
Bütün umrânı târîhin bu çöllerden mi yükseldi?
Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdâniyyetin yurdu?
Bu kumlardan mı, Allâh'ım, nebîler fışkırıp durdu?
Henüz tek berk-ı îman çakmadan cevvinde dünyânın,
Bu göklerden mi, yâ Rab, coştu, sağnak sağnak, edyânın?
Serendib'ler şu sâhiller mi? Cûdî'ler bu dağlar mı?
Bu iklîmin mi İbrâhîm'e yol gösterdi ecrâmı?
Harem'ler, Beyt-i Makdis'ler bu topraktan mı yoğruldu?
Bu vâdîler mi dem tuttukça bîhûş etti Dâvûd'u?
Hirâ'lar, Tûr-i Sînâ'lar, bu âfâkın mı şehkârı?
Bu taşlardan mı, yer yer, taştı Rûhullâh'ın esrârı?
* * *
Cihânın Garb'ı vahşet-zâr iken, Şark'ında, Karnak'lar,
Herem'ler, Sedd-i Çin'ler, Tâk-ı Kisrâ'lar, Havernak'lar,
İrem'ler, Sûr-i Bâbil'ler semâ-peymâ değil miydi?
O mâzîler, İlâhî, bir yıkık rü'yâ mıdır şimdi?
Ne yapsın, nâ-ümîd olsun mu Şark'ın intibâhından,
Perîşan rûhumuz, hâib, dönerken bâr-gâhından?
Bu haybetten usandık biz, bu hüsrân artık elversin!
İlâhî! Nerde bir nefhan ki, donmuş hisler ürpersin,
Serilmiş sîneler kâbûsu artık silkip üstünden,
«Hayat elbette hakkımdır! » desin, dünyâ «değil! » derken?"
(İstanbul, 19 Eylül 1334/1918).
Yirminci asrın ilk çeyreği tamamlanırken, haçlı emperyalizm bütün gücüyle, bütün dehşetiyle ve vahşetiyle ve kanlı çizmeleriyle İslam coğrafyasını bir baştan bir başa dolaşırken, şimdi yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini bitirmek üzere iken aynı güçler bu sefer yaktıkları fitne ateşleriyle kardeşi kardeşe kırdırıyor ve uzaktan seyrediyorlar.
Yüzyıl evvel, haçlı emperyalizm topuyla-tüfeği ile bizzat kendisi İslam coğrafyasında katliamlara, emsalsiz vahşetlere imza atıyordu, şimdi ise uygulamaya soktuğu Büyük Ortadoğu Projesi ile, kiraladığı IŞİD gibi terör örgütleri ile İslam coğrafyasının hem kanını hem de kaynaklarını emmeye devam ediyor.
Düşman cephesinde, fitne-fesat çıkarma yöntemleri açısından, kardeşi kardeşe düşürme hilekarlıkları açısından oldukça modernleşmeler, oldukça gelişmeler var ama bizim duygusallığımızda, saflığımızda, gafletimizde ve umursamazlığımızda fazla değişen bir şey yok, dolayısıyla düşman, metotlarını geliştirdikçe üzerimizdeki oyunları daha rahat oynuyor.
BOP projesi kapsamında hayata geçirdiği "Arap Baharı" fitnesi ile birçok İslam ülkesindeki yetişmiş nesilleri, halkını doğruya yönlendirecek kadroları kıyıma uğrattılar, katliama tabi tuttular, malum olduğu üzere bizdeki genç beyinleri de FETÖ fitnesi ile kendilerine kul-köle yaptılar ve ne yazık ki savaşı bir kez daha kazandılar.
İslam alemi geçen yüzyıl içinde hem nice nesillerini kaybetti, hesapsız kaynaklarını kaybetti ve en büyük sermaye olan bir asırlık zamanını kaybetti.
Tam yüzyıl evvel çizilen şu tabloyu ibretle inceleyelim:
"Musallat, hiç göz açtırmaz da Garb'ın kanlı kâbûsu,
Asırlar var ki, İslâm'ın muattal, beyni, bâzûsu.
«Ne gördün, Şark'ı çok gezdin? » diyorlar. Gördüğüm: Yer yer,
Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler;
Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar;
Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;
Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar;
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Tegallübler, esâretler; tehakkümler, mezelletler;
Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar; türlü illetler;
Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;
Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;
Cemâ'atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar;
«Gazâ» nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;
Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!
* * *
Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perîşan yurda başvurdum.
Mezarlar, âhiretler, yükselen karşında dûrâdûr;
Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr!
Derinlerden gelir feryâdı yüz binlerce âlâmın;
Ufuklar bir kızıl çenber, bükük boynunda İslâm'ın!
Göğüsler hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta;
Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!
* * *
İlâhî! Gördüğüm âlem mi insâniyyetin mehdi?
Bütün umrânı târîhin bu çöllerden mi yükseldi?
Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdâniyyetin yurdu?
Bu kumlardan mı, Allâh'ım, nebîler fışkırıp durdu?
Henüz tek berk-ı îman çakmadan cevvinde dünyânın,
Bu göklerden mi, yâ Rab, coştu, sağnak sağnak, edyânın?
Serendib'ler şu sâhiller mi? Cûdî'ler bu dağlar mı?
Bu iklîmin mi İbrâhîm'e yol gösterdi ecrâmı?
Harem'ler, Beyt-i Makdis'ler bu topraktan mı yoğruldu?
Bu vâdîler mi dem tuttukça bîhûş etti Dâvûd'u?
Hirâ'lar, Tûr-i Sînâ'lar, bu âfâkın mı şehkârı?
Bu taşlardan mı, yer yer, taştı Rûhullâh'ın esrârı?
* * *
Cihânın Garb'ı vahşet-zâr iken, Şark'ında, Karnak'lar,
Herem'ler, Sedd-i Çin'ler, Tâk-ı Kisrâ'lar, Havernak'lar,
İrem'ler, Sûr-i Bâbil'ler semâ-peymâ değil miydi?
O mâzîler, İlâhî, bir yıkık rü'yâ mıdır şimdi?
Ne yapsın, nâ-ümîd olsun mu Şark'ın intibâhından,
Perîşan rûhumuz, hâib, dönerken bâr-gâhından?
Bu haybetten usandık biz, bu hüsrân artık elversin!
İlâhî! Nerde bir nefhan ki, donmuş hisler ürpersin,
Serilmiş sîneler kâbûsu artık silkip üstünden,
«Hayat elbette hakkımdır! » desin, dünyâ «değil! » derken?"
(İstanbul, 19 Eylül 1334/1918).
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Aziz Karaca / diğer yazıları
- O gün gelmeden evvel… / 13.03.2025
- Doğum yıl dönümünde Kur’an ile dirilmek… / 12.03.2025
- Oruca tutunabilseydik… / 11.03.2025
- Oruç tutsaydı bizi… / 10.03.2025
- Çocukluğumuzun ramazanları / 07.03.2025
- Tuttuğumuz oruç bizi tutamıyorsa… / 06.03.2025
- Merhaba ey Hak’tan ferman merhaba! / 04.03.2025
- Ağır misafir ağır ağır teşrif etti / 28.02.2025
- Gör / 25.02.2025
- Yaman yemişler / 24.02.2025
- Doğum yıl dönümünde Kur’an ile dirilmek… / 12.03.2025
- Oruca tutunabilseydik… / 11.03.2025
- Oruç tutsaydı bizi… / 10.03.2025
- Çocukluğumuzun ramazanları / 07.03.2025
- Tuttuğumuz oruç bizi tutamıyorsa… / 06.03.2025
- Merhaba ey Hak’tan ferman merhaba! / 04.03.2025
- Ağır misafir ağır ağır teşrif etti / 28.02.2025
- Gör / 25.02.2025
- Yaman yemişler / 24.02.2025