Dünyayı bir sömürü tarlasına dönüştürmek isteyen İngiltere, Fransa ve yedi düvel sömürge imparatorluğu, karşılarında çelik siper olarak Osmanlı'yı görmekteydiler. Kendileri ve sömürge sistemleri tek başlarına Osmanlıyla mücadele edemeyeceklerini hesap edince kendilerine yeni bir tetikçi aradılar. Bu tetikçi tarih boyunca gözünü Osmanlı Türk'ünün toprağından ayırmamış Rusya'ydı. Bir zamanlar Osmanlı için hasta tabirini kullanmıştı. Hasta adamın mirasını paylaşmak gerekir diyordu. Şimdi o yatağa kendisi düşmüştü. İngiltere ve Fransa boğazlardan geçip hasta Rusya'ya serum verecek ve Osmanlı'ya karşı tetikçilik yapacaktı.
Londra'daki hesap Çanakkale'ye uymadı. Çünkü Çanakkale geçilmezdi. Çanakkale'yi bekleyen ruhunu Kur'an'dan alan Müslüman Türk çocuğu Mehmetçik vardı. Mehmetçik Bakara Suresi 154. ayeti okumuş (Allah yolunda şehit olanlara "ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat, siz anlayamazsınız) ebedi diriliğin ölümsüz savunucularıydılar. Çünkü onlar Peygamberin müjdelediği kutlu sözde bahsedilen (Şehitler; Allah'tan isteyecekler;
-Ya Rabb'i bizi dünyaya tekrar gönder ve senin uğrunda bir kere daha şehit olalım) nüktedeki şehadet lezzetini iliklerine kadar çekebilmenin heyecanındaydılar.
Atatürk Çanakkale'de omuz omuza savaştığı askerinin yüksek moralini vatanseverliğini şöyle anlatıyor:
"Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha sağlam bir askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir.
Kanaatinle, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için, gönül borcunu ve teşekkürünü söylemeyi nefsine bir borç bilirim".
Türk ordusu karşısında, sadece İngiliz, Fransız askerini görmedi. Bununla beraber Hindistan'dan, Kanada'dan Avustralya'dan, Yeni Zelanda'dan ve o dönemde Mehmetçiğin adını bile bilmediği bir çok yerden düşmana karşı savaşmıştı.
Mehmet Akif bunu Çanakkale Şehitlerine adlı eserinde veciz bir sözle çok güzel ifade ediyor:
"Çehreler başka, lisanlar başka, deriler rengarenk".
Aslında Mehmetçiğin sadece savaştığı insan değildi. Karşısında dünyayı kana bulayan, insanlara insanlık onurunu unutturan, kelle, kol, kanat koparan, teknolojinin gayri meşru çocuğunu elinde bulunduran tek dişi kalmış Avrupa medeniyetine (!) karşı da mücadele ediyordu.
Bunu yaparken de Alemlerin Efendisinin feyzi ve ruhlara canlılık veren o nefesinin yardımıyla yapıyordu. Bunu bir vakıayla açıklayalım.
"Çanakkale savaşından 13 yıl sonra Cemal Öğüt hoca hacca gitti. Oradan Medine'ye uğradı. Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etti. Cemal Efendi Medine'de Peygamberimizin türbedarıyla dostluk kurar. Bir müddet sonra türbedarın bir Osmanlı aşığı olduğunu görür. Bunun üzerine türbedara sorar.
-Söyler misin Allah aşkına Osmanlı'yı niye bu kadar çok seviyorsun?
Türbedar bir olayı anlatmaya başlar. 1915 yılında Çanakkale Savaşı sırasında buraya Hindistan ulemasından bir Hacı geldi. Adamla tanıştık. Adamın her halinden veli bir kul olduğu belliydi. Yalnız adam hiç gülmüyordu. Bir gün ısrar ettim ve sordum:
-Niçin gülmüyorsun?
Adam bana şu cevabı verdi:
-Ben seneler sonra Peygamberimizi ziyarete geldim. Fakat görüyorum ki Peygamberimiz kabrinde yok. Acaba ben bir hata yaptım da bana mı gözükmüyor? Veya kalp gözüm mü kapandı? Bir kabahatim mi oldu, diye düşündükçe ağlıyorum, diyor.
Türbedar hayret ve şaşkınlık içinde bu olayı dinleyince oldukça müteessir olur. O gece rüyasında Peygamberimizi görür. Utancından bu olayı soramaz. Peygamberimiz açıklık getirir ve şöyle seslenir:
- O zatın müşahedesi doğrudur. Ben şimdi Medine'de değilim. Çanakkale'de çok zor durumda olan asker evlatlarımın yanındayım. Onlara yardım ediyorum! (Beyan Dergisi, Mart 2002).
Evet bir tarafta Mehmetçiğin yanında Allah'ın Resulü, bir tarafta yedi düvel. İsterse yetmiş düvel olsun, ne yazar.
Londra'daki hesap Çanakkale'ye uymadı. Çünkü Çanakkale geçilmezdi. Çanakkale'yi bekleyen ruhunu Kur'an'dan alan Müslüman Türk çocuğu Mehmetçik vardı. Mehmetçik Bakara Suresi 154. ayeti okumuş (Allah yolunda şehit olanlara "ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat, siz anlayamazsınız) ebedi diriliğin ölümsüz savunucularıydılar. Çünkü onlar Peygamberin müjdelediği kutlu sözde bahsedilen (Şehitler; Allah'tan isteyecekler;
-Ya Rabb'i bizi dünyaya tekrar gönder ve senin uğrunda bir kere daha şehit olalım) nüktedeki şehadet lezzetini iliklerine kadar çekebilmenin heyecanındaydılar.
Atatürk Çanakkale'de omuz omuza savaştığı askerinin yüksek moralini vatanseverliğini şöyle anlatıyor:
"Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha sağlam bir askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir.
Kanaatinle, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için, gönül borcunu ve teşekkürünü söylemeyi nefsine bir borç bilirim".
Türk ordusu karşısında, sadece İngiliz, Fransız askerini görmedi. Bununla beraber Hindistan'dan, Kanada'dan Avustralya'dan, Yeni Zelanda'dan ve o dönemde Mehmetçiğin adını bile bilmediği bir çok yerden düşmana karşı savaşmıştı.
Mehmet Akif bunu Çanakkale Şehitlerine adlı eserinde veciz bir sözle çok güzel ifade ediyor:
"Çehreler başka, lisanlar başka, deriler rengarenk".
Aslında Mehmetçiğin sadece savaştığı insan değildi. Karşısında dünyayı kana bulayan, insanlara insanlık onurunu unutturan, kelle, kol, kanat koparan, teknolojinin gayri meşru çocuğunu elinde bulunduran tek dişi kalmış Avrupa medeniyetine (!) karşı da mücadele ediyordu.
Bunu yaparken de Alemlerin Efendisinin feyzi ve ruhlara canlılık veren o nefesinin yardımıyla yapıyordu. Bunu bir vakıayla açıklayalım.
"Çanakkale savaşından 13 yıl sonra Cemal Öğüt hoca hacca gitti. Oradan Medine'ye uğradı. Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etti. Cemal Efendi Medine'de Peygamberimizin türbedarıyla dostluk kurar. Bir müddet sonra türbedarın bir Osmanlı aşığı olduğunu görür. Bunun üzerine türbedara sorar.
-Söyler misin Allah aşkına Osmanlı'yı niye bu kadar çok seviyorsun?
Türbedar bir olayı anlatmaya başlar. 1915 yılında Çanakkale Savaşı sırasında buraya Hindistan ulemasından bir Hacı geldi. Adamla tanıştık. Adamın her halinden veli bir kul olduğu belliydi. Yalnız adam hiç gülmüyordu. Bir gün ısrar ettim ve sordum:
-Niçin gülmüyorsun?
Adam bana şu cevabı verdi:
-Ben seneler sonra Peygamberimizi ziyarete geldim. Fakat görüyorum ki Peygamberimiz kabrinde yok. Acaba ben bir hata yaptım da bana mı gözükmüyor? Veya kalp gözüm mü kapandı? Bir kabahatim mi oldu, diye düşündükçe ağlıyorum, diyor.
Türbedar hayret ve şaşkınlık içinde bu olayı dinleyince oldukça müteessir olur. O gece rüyasında Peygamberimizi görür. Utancından bu olayı soramaz. Peygamberimiz açıklık getirir ve şöyle seslenir:
- O zatın müşahedesi doğrudur. Ben şimdi Medine'de değilim. Çanakkale'de çok zor durumda olan asker evlatlarımın yanındayım. Onlara yardım ediyorum! (Beyan Dergisi, Mart 2002).
Evet bir tarafta Mehmetçiğin yanında Allah'ın Resulü, bir tarafta yedi düvel. İsterse yetmiş düvel olsun, ne yazar.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Recep Sarıhan / diğer yazıları
- Millet zengin olursa, devlet de zengin olur / 07.01.2011
- ABD ile ilişkilerde hazan dönemi / 14.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları-III / 12.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları-II / 11.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları / 10.07.2003
- Beyaz goncaların kızıla boyandığı mukaddes topraklar-II / 06.04.2003
- Beyaz goncaların kızıla boyandığı mukaddes topraklar-I / 05.04.2003
- AB Uyum Yasaları ve Filistin manzarası / 27.09.2002
- Mukayeseli tarım politikaları / 25.09.2002
- Emir Karatekin diyarından selamlar / 21.09.2002
- ABD ile ilişkilerde hazan dönemi / 14.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları-III / 12.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları-II / 11.07.2003
- Dünden bugüne Avrupa'ya uydurulma yasaları / 10.07.2003
- Beyaz goncaların kızıla boyandığı mukaddes topraklar-II / 06.04.2003
- Beyaz goncaların kızıla boyandığı mukaddes topraklar-I / 05.04.2003
- AB Uyum Yasaları ve Filistin manzarası / 27.09.2002
- Mukayeseli tarım politikaları / 25.09.2002
- Emir Karatekin diyarından selamlar / 21.09.2002