Okuyucu hatırlayacaktır, bu yazı serisinin ilk bölümü 28 Kasım günü yazılmıştı. Araya giren daha aktüel konular ikinci bölümün yayınlanmasını bu güne geciktirdi.
İlk bölümde; askerî ve coğrafî gerçekler ışığında Kıbrıs Adası'nın tamamının Anadolu'ya bütünüyle hâkim devletin elinde olmadıkça Kıbrıs meselesinin çözülemeyeceğini; dolayısı ile Türkiye'nin de Rum-Yunanlıları adadan atmadan rahat yüzü göremeyeceğini belirtmiştik.
Kıbrıs'ın yakın tarihinde etkileri günümüze kadar devam eden ve günümüz politikasına da yön veren üç kilometre taşı vardır. İlki 1 Ağustos 1958 Türk Mukavemet Teşkilâtı'nın kuruluşu, ikincisi 1960 Londra ve Zürich Anlaşmaları ile kurulan müşterek Kıbrıs Cumhuriyeti ve üçüncüsü de AB sürecidir.
Çiller-Karayalçın 1995'te Gümrük Birliği Anlaşması'nı imzalarken sanal bir AB üyeliği uğruna Kıbrıs meselesinin AB ile ilişkilendirilmesini kabul ettiler. Akdeniz'in en doğu ucundaki Kıbrıs adası ile Avrupa Birliği'nin ne alâkası vardır.
İç politik hesaplar uğruna bu inceliği görmeyen Çiller-Karayalçın ikilisi bu dar düşünce kalıbı içinde Yunanistan'a da beklediği en büyük kozu vermiş oldu.
Mücadele artık Türkiye ile Yunanistan arasında değil, Türkiye ile AB arasında olacaktı; Yunanistan en büyük düşmanının karşısında artık yalnız değildi, ağabeyleri yanındaydı.
Bu süreç 1999 Helsinki'de Ecevit-Yılmaz-Bahçeli üçlüsünün sayesinde mühürlendi. Türkiye, 2004'e kadar Kıbrıs meselesinin halledilememiş olması halinde AB'nin Kıbrıs'ı tek taraflı olarak ve tek parça halinde içine almasını kabul etti.
Kıbrıs'ın tek parça olarak AB'ye kabul edilmesi Yunan tezidir. Türkiye 1960 Anlaşmasına göre bunun mümkün olmadığı, Türklerin de söz hakkı olduğu düşüncesindedir.
Siz şimdi Yunan tarafı olsanız, 2004'te teziniz otomatik olarak kabul göreceğine göre masaya oturup Türklerle görüşerek konuyu "çözmeye" yanaşır mısınız, yoksa "miş" gibi mi yaparsınız?
İşte Klerides'in de şimdi Denktaş'la görüşmeyi kabul ederek yaptığı budur.
Ama önce 1995-99 AB süreci ile içinde bulunulan duruma bir bakalım.
Türkiye bu emri vakiyi kabul edince AB derhal Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye'deki AB karşıtlarını, ama daha çok tarafsız-kararsız kitleyi ikna etmek için yoğun şekilde faaliyete geçti.
KKTC'ye akıtılan milyonlarca dolar, bu dolarlarla çıkarılan ismi belli gazete ve dergilerin, bu dolarlarla kurulan NGO'ların, oluşturulan kamuoyunun ve AB ile bizzat AB yetkili organlarının bulunduğu Avrupa şehirlerine gidilerek yapılan çalışmaların içeriği bellidir.
Bu çalışmalar sonucunda KKTC'de küçümsenmeyecek ölçüde bir AB lobisi ve taraftarlığı oluşturulmuş durumdadır.
Aynı çabalar Türkiye'de de yapılmaktadır. Yalnız Türkiye Kıbrıs'a göre hayli büyük olduğu için AB'den gelen maddî manevî lojistik destek hareketlerinin KKTC'deki kadar sağlıklı izlenmesi mümkün değildir.
Bununla birlikte mevcut emârelerden anlam çıkarmaya çalıştığımızda da son derece ilginç sonuçlara ulaşmaktayız.
İşte 6-7 yıldır yaratılan "Kıbrıs ayak bağıdır, ver kurtul, torunlarımıza ne diyeceğiz" havasının arkasında yatan gerçek budur.
Bunlar son zamanlarda "KKTC'de referandum yapalım, toplumun çoğunluğu AB'yi istiyor" demektedirler. Ama bu aklı evveller aynı referandumu Türkiye için nedense akıllarına bile getirmemektedirler.
Özilhan, Sabancı, Eczacıbaşı, Birand, Karakaş, Etyen Mahçupyan, Çandar, Hasan Cemal ilh. bu gruptadırlar.
İşin kötüsü NTV'nin "danışmanı" ve İsak Alaton'un program ortağı emekli deniz paşası Atillâ Kıyat ta "bir asker" olmasına rağmen aynı fikirdedir, Kıbrıs'ın "soğuk savaş dönemi"nin geride kaldığından hareketle Türkiye için en ufak bir stratejik öneminin bulunmadığını söylemektedir.
Kıyat'ın ufku Sovyetler'de kalmıştır ama "milliyetçi" düşünce ile en ufak bir ünsiyeti bulunmadığı için Yunan Ortodoks kuşatma zinciri olgusu beyin cidarlarının dışında kalmaktadır.
Radikal'de Neşe Düzel'in yaptığı röportajda yayınlanan hayat hikâyesinde (19 Kasım 2001) "Kıbrıs Gazisi olan Kıyat 1974'te İkinci Barış Harekâtı'nda iki buçuk ay Kıbrıs'ta savaştı" notu mevcuttur.
İlâhi paşam... Kıbrıs'ta 1974'de doğan ve şimdi 27 yaşında olan gençler bile 14-16 Ağustos 1974 tarihinde cereyan eden İkinci harekât döneminde Kıbrıs'ta bir "deniz savaşı" olmadığını bilir.
İkinci Harekât Girne-Lefkoşa ve Serdarlı üçgen bölgesine sıkışan Türk Kara kuvvetlerinin mahkûm durumdan tabiî mevzilere ulaşabilmek için ve Cenevre Görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine giriştiği bir harekâttır.
Siyasi yönü ise adadaki Türklere yaşayabilecekleri ayrı bir bölge teminidir.
İkinci Harekât bir kara savaşıdır. Aslında birinci harekâta da sadece kıyı başı tutmak için sadece SAT timleri katılmıştır.
Kıbrıs'ta ne birinci, ne de ikinci harekâtta bir deniz savaşı olmamıştır.
Sakın bana Kocatepe neden battı diye sormayın.
Hâl böyleyken muhterem paşam, biyografinizde geçen Kıbrıs Gazisi ünvanını, hangi deniz savaşında çarpışarak edindiğiniz bir anlatır mısınız?
Neşe Düzel'e "strateji ahkâmı" kesmek kolaydır da aynı türküyü bir de bana söylemeye niyetlenebilir mi acaba?
İlk bölümde; askerî ve coğrafî gerçekler ışığında Kıbrıs Adası'nın tamamının Anadolu'ya bütünüyle hâkim devletin elinde olmadıkça Kıbrıs meselesinin çözülemeyeceğini; dolayısı ile Türkiye'nin de Rum-Yunanlıları adadan atmadan rahat yüzü göremeyeceğini belirtmiştik.
Kıbrıs'ın yakın tarihinde etkileri günümüze kadar devam eden ve günümüz politikasına da yön veren üç kilometre taşı vardır. İlki 1 Ağustos 1958 Türk Mukavemet Teşkilâtı'nın kuruluşu, ikincisi 1960 Londra ve Zürich Anlaşmaları ile kurulan müşterek Kıbrıs Cumhuriyeti ve üçüncüsü de AB sürecidir.
Çiller-Karayalçın 1995'te Gümrük Birliği Anlaşması'nı imzalarken sanal bir AB üyeliği uğruna Kıbrıs meselesinin AB ile ilişkilendirilmesini kabul ettiler. Akdeniz'in en doğu ucundaki Kıbrıs adası ile Avrupa Birliği'nin ne alâkası vardır.
İç politik hesaplar uğruna bu inceliği görmeyen Çiller-Karayalçın ikilisi bu dar düşünce kalıbı içinde Yunanistan'a da beklediği en büyük kozu vermiş oldu.
Mücadele artık Türkiye ile Yunanistan arasında değil, Türkiye ile AB arasında olacaktı; Yunanistan en büyük düşmanının karşısında artık yalnız değildi, ağabeyleri yanındaydı.
Bu süreç 1999 Helsinki'de Ecevit-Yılmaz-Bahçeli üçlüsünün sayesinde mühürlendi. Türkiye, 2004'e kadar Kıbrıs meselesinin halledilememiş olması halinde AB'nin Kıbrıs'ı tek taraflı olarak ve tek parça halinde içine almasını kabul etti.
Kıbrıs'ın tek parça olarak AB'ye kabul edilmesi Yunan tezidir. Türkiye 1960 Anlaşmasına göre bunun mümkün olmadığı, Türklerin de söz hakkı olduğu düşüncesindedir.
Siz şimdi Yunan tarafı olsanız, 2004'te teziniz otomatik olarak kabul göreceğine göre masaya oturup Türklerle görüşerek konuyu "çözmeye" yanaşır mısınız, yoksa "miş" gibi mi yaparsınız?
İşte Klerides'in de şimdi Denktaş'la görüşmeyi kabul ederek yaptığı budur.
Ama önce 1995-99 AB süreci ile içinde bulunulan duruma bir bakalım.
Türkiye bu emri vakiyi kabul edince AB derhal Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye'deki AB karşıtlarını, ama daha çok tarafsız-kararsız kitleyi ikna etmek için yoğun şekilde faaliyete geçti.
KKTC'ye akıtılan milyonlarca dolar, bu dolarlarla çıkarılan ismi belli gazete ve dergilerin, bu dolarlarla kurulan NGO'ların, oluşturulan kamuoyunun ve AB ile bizzat AB yetkili organlarının bulunduğu Avrupa şehirlerine gidilerek yapılan çalışmaların içeriği bellidir.
Bu çalışmalar sonucunda KKTC'de küçümsenmeyecek ölçüde bir AB lobisi ve taraftarlığı oluşturulmuş durumdadır.
Aynı çabalar Türkiye'de de yapılmaktadır. Yalnız Türkiye Kıbrıs'a göre hayli büyük olduğu için AB'den gelen maddî manevî lojistik destek hareketlerinin KKTC'deki kadar sağlıklı izlenmesi mümkün değildir.
Bununla birlikte mevcut emârelerden anlam çıkarmaya çalıştığımızda da son derece ilginç sonuçlara ulaşmaktayız.
İşte 6-7 yıldır yaratılan "Kıbrıs ayak bağıdır, ver kurtul, torunlarımıza ne diyeceğiz" havasının arkasında yatan gerçek budur.
Bunlar son zamanlarda "KKTC'de referandum yapalım, toplumun çoğunluğu AB'yi istiyor" demektedirler. Ama bu aklı evveller aynı referandumu Türkiye için nedense akıllarına bile getirmemektedirler.
Özilhan, Sabancı, Eczacıbaşı, Birand, Karakaş, Etyen Mahçupyan, Çandar, Hasan Cemal ilh. bu gruptadırlar.
İşin kötüsü NTV'nin "danışmanı" ve İsak Alaton'un program ortağı emekli deniz paşası Atillâ Kıyat ta "bir asker" olmasına rağmen aynı fikirdedir, Kıbrıs'ın "soğuk savaş dönemi"nin geride kaldığından hareketle Türkiye için en ufak bir stratejik öneminin bulunmadığını söylemektedir.
Kıyat'ın ufku Sovyetler'de kalmıştır ama "milliyetçi" düşünce ile en ufak bir ünsiyeti bulunmadığı için Yunan Ortodoks kuşatma zinciri olgusu beyin cidarlarının dışında kalmaktadır.
Radikal'de Neşe Düzel'in yaptığı röportajda yayınlanan hayat hikâyesinde (19 Kasım 2001) "Kıbrıs Gazisi olan Kıyat 1974'te İkinci Barış Harekâtı'nda iki buçuk ay Kıbrıs'ta savaştı" notu mevcuttur.
İlâhi paşam... Kıbrıs'ta 1974'de doğan ve şimdi 27 yaşında olan gençler bile 14-16 Ağustos 1974 tarihinde cereyan eden İkinci harekât döneminde Kıbrıs'ta bir "deniz savaşı" olmadığını bilir.
İkinci Harekât Girne-Lefkoşa ve Serdarlı üçgen bölgesine sıkışan Türk Kara kuvvetlerinin mahkûm durumdan tabiî mevzilere ulaşabilmek için ve Cenevre Görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine giriştiği bir harekâttır.
Siyasi yönü ise adadaki Türklere yaşayabilecekleri ayrı bir bölge teminidir.
İkinci Harekât bir kara savaşıdır. Aslında birinci harekâta da sadece kıyı başı tutmak için sadece SAT timleri katılmıştır.
Kıbrıs'ta ne birinci, ne de ikinci harekâtta bir deniz savaşı olmamıştır.
Sakın bana Kocatepe neden battı diye sormayın.
Hâl böyleyken muhterem paşam, biyografinizde geçen Kıbrıs Gazisi ünvanını, hangi deniz savaşında çarpışarak edindiğiniz bir anlatır mısınız?
Neşe Düzel'e "strateji ahkâmı" kesmek kolaydır da aynı türküyü bir de bana söylemeye niyetlenebilir mi acaba?
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Hüseyin Mümtaz / diğer yazıları
- Ekonomi, İslam ve Rusya / 01.04.2006
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002



























































































