Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, fail-i muhtar olarak ilân ettiği münhasır ekonomik bölge (MEB) bahanesiyle ortalığı germektedir. O kadar ki, işi uyduruk bir tutuklama kararına kadar götürmüştür.
Doğu Akdeniz'de yaşananları uluslararası hukuka yatırdığımızda, sadece Rum Yönetimi'nin değil, Yunanistan ve İsrail'in de yatacak yerleri yoktur.
Son olaydan başlayalım: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Doğu Akdeniz'de araştırma yapan Fatih Sondaj Gemimizdeki çalışanlar ve Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile iş birliği yapan şirket yetkilileri hakkında tutuklama kararı çıkarttı. Gerekçesi de, Fatih Sondaj Gemisi'nin yaptığı araştırmaların Rum kesiminin bölgedeki münhasır haklarını ihlâl etmesi. Tutuklama kararı bizi bağlamaz. Çünkü karar, UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), UAD (Uluslararası Yüksek Adalet Divanı) gibi bir yargı organı tarafından değil, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nce alınmış, ulusallığı bile tartışmalı bir karardır; ne kendileri ve ne de başkaları açısından bir kıymet-i harbiyesi vardır. Ayrıca karar UCM tarafından alınmış olsaydı dahi, Türkiye bu mahkemenin kurucu sözleşmesini imzalamadığı için, BM Güvenlik Kararı olmadan bağlayıcılığı olmazdı. UAD kararı olsaydı, kabulümüz olmadan bizi bağlamazdı.
MEB'e gelince: Doğu Akdeniz Bölgesindeki münhasır ekonomik bölge Rum kesiminin inhisarında değildir. Konuya açıklama getirmek için MEB kavramını uluslararası hukuk açısından değerlendirmekte yarar var;
Münhasır ekonomik bölge, bir kıyı devletinin karasuları esas çizgisinden başlayarak 200 mile kadar varan ve karasuları dışında kalan su tabakası ile deniz yatağı ve onun toprak altında bu kıyı devletine münhasır ekonomik haklar ve yetkiler tanınan deniz alanıdır.
Gerek 1958 Cenevre Sözleşmesi (madde-2), gerekse Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (madde-77) kıta sahanlığı üzerinde kıyı devletinin egemen haklara sahip olduğunu bildirmektedir.
BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 83.maddesine göre:
"Sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasında kıta sahanlığının sınırlandırılması, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün 38.maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır."
Türkiye, Akdeniz'e kıyısı olan devlet olarak hak sahibidir. Bölgeyle ilgili olarak İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında doğalgaz için yapılan antlaşmada Türkiye'nin saf dışı bırakılması, BM deniz hukuku sözleşmesine aykırıdır. Uluslararası sözleşmeye aykırı olarak yapılan sözleşmenin geçerliliği yoktur. Geçersiz sözleşmeye dayanarak bölgede münhasır ekonomik haklar öne sürülemez.
Türkiye, 5.12.1986 tarihli bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile Karadeniz'de 200 millik münhasır ekonomik bölge ilânından bir süre sonra Sovyetler Birliği ile yapılan sözleşme, Sovyetler'in dağılmasından sonra Rusya Federasyonu, Ukrayna, Gürcistan için genişletilen mutabakat, uluslararası hukuka uygunluk sağlamıştır. Bulgaristan ile de 4.12.1997'de münhasır ekonomik bölge antlaşması yapılmıştır. Karadeniz için münhasır ekonomik bölge antlaşmaları Uluslararası hukuka uygunluk gösterirken Akdeniz'de İsrail-Yunanistan-Rum Yönetimi girişimleri Türkiye'nin bölgeye ilişkin haklarını ihlâl eder niteliktedir.
Meydanı yavuz hırsıza bırakmayalım!
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Prof. Dr. Ali Ünal Emiroğlu / diğer yazıları
- Terör / 01.02.2024
- Yerel yönetim / 25.01.2024
- Muhalefet / milli irade / 22.01.2024
- Anayasa Mahkemesi yoksa… / 18.01.2024
- Soykırım davası / 15.01.2024
- Sosyal devlet için / 11.01.2024
- Hukuk devletine başkaldırı / 25.12.2023
- Güç dengesi / 21.12.2023
- Yerel seçime giderken / 14.12.2023
- İnsanlığın anayasası / 11.12.2023
- Yerel yönetim / 25.01.2024
- Muhalefet / milli irade / 22.01.2024
- Anayasa Mahkemesi yoksa… / 18.01.2024
- Soykırım davası / 15.01.2024
- Sosyal devlet için / 11.01.2024
- Hukuk devletine başkaldırı / 25.12.2023
- Güç dengesi / 21.12.2023
- Yerel seçime giderken / 14.12.2023
- İnsanlığın anayasası / 11.12.2023