Türkiye'nin demokrasisi kendine özgü... Yönetemeyen bir demokrasi ve bunun doğal sonucu olarak gereğinden fazla muktedir bir dikta yönetimi. Görünürdeki bütün "demokratik" şema ve öngörülere rağmen bütün ipleri elinde tutan bir "liderler zirvesi"...
Ecevit yönetimin, "haddinden fazla yetkili" özerk bir takım "üst kurulların" eline geçtiğinden şikâyetçi. Ama devlet idaresi de, yine bir "üst kurul" olan "liderler zirvesi"nin elinde değil mi?
Kimin ne yaptığı, hangi "devlet kurumunun" ne işe yaradığı belli değil. Bir üst yönetici il ziyaretlerinde mutlaka Vali ve Belediye Başkanı'nın makamına oturur.
O makamı "ezme" ve "işgal" gayesi mi vardır bu davranışta? Fakat bir üst yönetici o koltuğa oturmakla o makama "indiğinin" de farkında değil midir?
TBMM'deki Grup Toplantılarına "bindirilmiş kıtalar" davet edilir, "liderler"e tribün tezahüratı yaptırılır.
Bakanlar Kurulu salonunda heyetler kabul edilir, basın toplantıları yapılır.
Uygulamaya girdiğinde sanayi kesimine önemli ölçüde nefes aldıracağı iddiasında bulunulan "30 Kasım Kararları"nı da Bakanlar Kurulu Salonunda Toskay ve Tanrıkulu'nu soluna; Derviş ve Oral'da sağına alarak Ecevit'in koltuğuna oturan TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu açıklamamış mıydı? Dünyanın başka neresinde, hangi ciddi devletinde böyle fotoğraflara rastlayabilirsiniz?
Evet Türkiye'de gerçekten ilginç bir devlet yönetimi biçimi, ondan daha da ilginç bir "temsil" konusu var.
Türkiye'de milletin iradesinin temsil edilmediği, yasama-yürütme-yargı bütün güçlerin tek elde toplandığı bir üçlü yönetim biçimi olduğu, bu üçlü yönetimin de batı baskısı, kontrolü, vesayeti altında bulunduğunu daha önce epey söylemiştik.
Sadece biz değil, devletin görevdeki savcısı, valisi ve emekli paşası da söylemişti.
Öcalan'ın çarşaf çarşaf fotoğraflarının yayınlandığı 10 Kasım günü Ankara DGM Savcısı Hakan Kızılarslan Atatürk'ü anma dolayısı ile bir konuşma yapmış ve; "Ülke yoğun bir ekonomik bunalıma sokulmuş. Devletle ilgili pek çok karar bir takım emperyalist ülkelerce dikte ettirilir hale getirilmiştir. Bu konuda kastı olmayanlarsa gaflet ve dalalet içine düşmüşlerdir" demişti.
Niğde Valisi Refik Arslan Öztürk de 24 Kasım Öğretmenler günü dolayısı ile düzenlenen törende yaptığı konuşmada 1950'li yıllarda Anadolu insanının ilk kez öğretmen görüp, ahır ve samanlıklarda okuduğunu hatırlatarak şunları söylemişti:
"O öğretmenlerin yetiştirdiği bugünkü yöneticiler hata yapmamalıdır, hata yaparlarsa vebal altında kalırlar. Hiçbir şeyin farkında olmadan yaşamaya hakkımız yok. Eğer ulu önderimiz bize layık olduğumuz yere gitmemizi emretmiş ise bizlerin, Dünya Bankası, IMF kapısı önünde, başı öne eğik insanlar olmamamız lazım. İçimizdeki asîl ruhu ayağa kaldırmamız lazım. Ne oldu bizim ülkemize? Neden silindirlerin altında ezilmiş gibi olduk? Nedir yere düşüşümüz, yıkılışımız, ezikliğimiz? İdeolojik görüşümüz insanlarımızdan çok mu önemli? Ülkesine büyük vefayla sadakatle bağlı, sessiz, kaderine razı, ülkesi için dua eden insanlarımız, ülkesi için 'Allah devlete zeval vermesin' diyendir. Ama biz yönetenler, o insanlarımızın kıymetini vallahi de, billahi de bilemedik. Namuslu olamadık, dürüst olmadık. Şerefli, onurlu olamadık.''
KTBKK'lığının eski Komutanı, emekli Orgeneral Necati Özgen de "Kıbrıs Bosna Olmayacak" konulu bir toplantıda içimizdeki gaflet ve hıyanet çetelerinden bahsetti; "Kendi namusunu korumak için adada bulunan Türk ordusuna, 'Kuzey'deki işgal gücü' diyenlerin alnını karışlarız. Bu hukuk ve ahlak dışı iftirayı içimizdeki gaflet ve hıyanet çetesi de, gittikçe su yüzüne çıkan bir arsızlıkla paylaşıyor" dedi ve Ecevit'in Helsinki kararlarını sindirebilmesinden, Cem'in sirtaki oynamasından, Tüsiad'ın yerli yersiz okuduğu Kıbrıs türkülerinden bahsetti.
Bu sözlerin arkasından yurdumuza bir yıl içinde bilmem kaçıncı defa IMF heyeti geldi. Ama bu sefer biraz değişik bir biçimde geldi. Ankara'da hemen temaslara başlayan IMF İcra Direktörü Willy Kiekens liderlerden siyasi desteği ve kararlılığı artırmak "imzalı taahhüt mektubu" isteyeceğini ifade etti.
IMF, âdet olduğu üzere Ekonomiden Sorumlu Bakan ve Merkez Bankası Başkanı'nın imzaları ile yetinmedi; örneği çok az görülen bir biçimde Türkiye'de bu sefer de mevcut "üç başlı yönetim"in her bir üyesinden imza istedi.
IMF İcra Direktörü Kiekens Ecevit ve Yılmaz'la görüştü ama Bahçeli ile görüşemedi. Bahçeli, "Benim siyasi kimliği olmayan bir IMF memuru ile görüşmem doğru olmazdı. Kiekens'in muhatabı ben değilim, Hazine bürokratlarıdır. Burası basit bir devlet değil" diyerek Kiekens'i kabul etmemesinin nedenlerini açıkladı..
Basın önünde bu gösteriyi yapan Bahçeli kapalı kapılar arkasında IMF belgesine istenilen imzayı attı.
Hem de Öksüz-Telekom sürtüşmesinde "haberim yok" dediği 17 sayfalık IMF taahhüdünün altında bulunan ve sonradan hatırladığı imzayı attığı kalemle.
Ecevit yönetimin, "haddinden fazla yetkili" özerk bir takım "üst kurulların" eline geçtiğinden şikâyetçi. Ama devlet idaresi de, yine bir "üst kurul" olan "liderler zirvesi"nin elinde değil mi?
Kimin ne yaptığı, hangi "devlet kurumunun" ne işe yaradığı belli değil. Bir üst yönetici il ziyaretlerinde mutlaka Vali ve Belediye Başkanı'nın makamına oturur.
O makamı "ezme" ve "işgal" gayesi mi vardır bu davranışta? Fakat bir üst yönetici o koltuğa oturmakla o makama "indiğinin" de farkında değil midir?
TBMM'deki Grup Toplantılarına "bindirilmiş kıtalar" davet edilir, "liderler"e tribün tezahüratı yaptırılır.
Bakanlar Kurulu salonunda heyetler kabul edilir, basın toplantıları yapılır.
Uygulamaya girdiğinde sanayi kesimine önemli ölçüde nefes aldıracağı iddiasında bulunulan "30 Kasım Kararları"nı da Bakanlar Kurulu Salonunda Toskay ve Tanrıkulu'nu soluna; Derviş ve Oral'da sağına alarak Ecevit'in koltuğuna oturan TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu açıklamamış mıydı? Dünyanın başka neresinde, hangi ciddi devletinde böyle fotoğraflara rastlayabilirsiniz?
Evet Türkiye'de gerçekten ilginç bir devlet yönetimi biçimi, ondan daha da ilginç bir "temsil" konusu var.
Türkiye'de milletin iradesinin temsil edilmediği, yasama-yürütme-yargı bütün güçlerin tek elde toplandığı bir üçlü yönetim biçimi olduğu, bu üçlü yönetimin de batı baskısı, kontrolü, vesayeti altında bulunduğunu daha önce epey söylemiştik.
Sadece biz değil, devletin görevdeki savcısı, valisi ve emekli paşası da söylemişti.
Öcalan'ın çarşaf çarşaf fotoğraflarının yayınlandığı 10 Kasım günü Ankara DGM Savcısı Hakan Kızılarslan Atatürk'ü anma dolayısı ile bir konuşma yapmış ve; "Ülke yoğun bir ekonomik bunalıma sokulmuş. Devletle ilgili pek çok karar bir takım emperyalist ülkelerce dikte ettirilir hale getirilmiştir. Bu konuda kastı olmayanlarsa gaflet ve dalalet içine düşmüşlerdir" demişti.
Niğde Valisi Refik Arslan Öztürk de 24 Kasım Öğretmenler günü dolayısı ile düzenlenen törende yaptığı konuşmada 1950'li yıllarda Anadolu insanının ilk kez öğretmen görüp, ahır ve samanlıklarda okuduğunu hatırlatarak şunları söylemişti:
"O öğretmenlerin yetiştirdiği bugünkü yöneticiler hata yapmamalıdır, hata yaparlarsa vebal altında kalırlar. Hiçbir şeyin farkında olmadan yaşamaya hakkımız yok. Eğer ulu önderimiz bize layık olduğumuz yere gitmemizi emretmiş ise bizlerin, Dünya Bankası, IMF kapısı önünde, başı öne eğik insanlar olmamamız lazım. İçimizdeki asîl ruhu ayağa kaldırmamız lazım. Ne oldu bizim ülkemize? Neden silindirlerin altında ezilmiş gibi olduk? Nedir yere düşüşümüz, yıkılışımız, ezikliğimiz? İdeolojik görüşümüz insanlarımızdan çok mu önemli? Ülkesine büyük vefayla sadakatle bağlı, sessiz, kaderine razı, ülkesi için dua eden insanlarımız, ülkesi için 'Allah devlete zeval vermesin' diyendir. Ama biz yönetenler, o insanlarımızın kıymetini vallahi de, billahi de bilemedik. Namuslu olamadık, dürüst olmadık. Şerefli, onurlu olamadık.''
KTBKK'lığının eski Komutanı, emekli Orgeneral Necati Özgen de "Kıbrıs Bosna Olmayacak" konulu bir toplantıda içimizdeki gaflet ve hıyanet çetelerinden bahsetti; "Kendi namusunu korumak için adada bulunan Türk ordusuna, 'Kuzey'deki işgal gücü' diyenlerin alnını karışlarız. Bu hukuk ve ahlak dışı iftirayı içimizdeki gaflet ve hıyanet çetesi de, gittikçe su yüzüne çıkan bir arsızlıkla paylaşıyor" dedi ve Ecevit'in Helsinki kararlarını sindirebilmesinden, Cem'in sirtaki oynamasından, Tüsiad'ın yerli yersiz okuduğu Kıbrıs türkülerinden bahsetti.
Bu sözlerin arkasından yurdumuza bir yıl içinde bilmem kaçıncı defa IMF heyeti geldi. Ama bu sefer biraz değişik bir biçimde geldi. Ankara'da hemen temaslara başlayan IMF İcra Direktörü Willy Kiekens liderlerden siyasi desteği ve kararlılığı artırmak "imzalı taahhüt mektubu" isteyeceğini ifade etti.
IMF, âdet olduğu üzere Ekonomiden Sorumlu Bakan ve Merkez Bankası Başkanı'nın imzaları ile yetinmedi; örneği çok az görülen bir biçimde Türkiye'de bu sefer de mevcut "üç başlı yönetim"in her bir üyesinden imza istedi.
IMF İcra Direktörü Kiekens Ecevit ve Yılmaz'la görüştü ama Bahçeli ile görüşemedi. Bahçeli, "Benim siyasi kimliği olmayan bir IMF memuru ile görüşmem doğru olmazdı. Kiekens'in muhatabı ben değilim, Hazine bürokratlarıdır. Burası basit bir devlet değil" diyerek Kiekens'i kabul etmemesinin nedenlerini açıkladı..
Basın önünde bu gösteriyi yapan Bahçeli kapalı kapılar arkasında IMF belgesine istenilen imzayı attı.
Hem de Öksüz-Telekom sürtüşmesinde "haberim yok" dediği 17 sayfalık IMF taahhüdünün altında bulunan ve sonradan hatırladığı imzayı attığı kalemle.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Hüseyin Mümtaz / diğer yazıları
- Ekonomi, İslam ve Rusya / 01.04.2006
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002