2002 yılında Kıbrıs ve Yunanistan ile beraber Türkiye'nin başını en fazla Kuzey Irak-PKK meselesi ağrıtacaktır:
KUZEY IRAK-PKK:
Türkiye'nin açıkça (ama daha fazla asker ağzıyla) deklare ettiği temel bazı tezleri vardır: 1) Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurulmasına karşıyız; 2) Bunu savaş sebebi sayarız.
Bu Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt Devleti projesi de, halen problem olarak önümüzde duran başka bir çok olay gibi Özal'dan miras kalmıştır, bilinmesinde yarar vardır.
Türkiye'nin, Kuzey Irak ve PKK konusunda bu temel tercihleri bulunmaktadır ama yönetim erkini elinde bulunduranların bir kısmı ile olaylara küresel yorum getirmeyi iş edinmiş borazan basında halâ zihin bulanıklığı mevcuttur.
Konuya salt insan hakları açısından bakarsak yanılırız... Problem insanların haklarıdır evet ama "terör mağduru insanların haklarıdır"; teröristlerin hakları değildir.
Sayın Cumhurbaşkanı doğru olarak bir tespitte bulunuyor, diyor ki; "Olağanüstü Hal bölgesinde anayasa değişikliğine rağmen 10 günlük gözaltı süreleri var. Bu süre ardı ardına uygulandığı zaman 30-40 güne çıkıyor. Bu da Anayasa'nın uygulanmadığını gösterir".
OHAL kararnamelerinin Anayasa Mahkemesi denetimi dışında olduğunu hatırlatan Sezer, Anayasa değişikliği yapılarak bu kararnamelerin de denetime tabi tutulmalarını istiyor.
Bölgede "olağanüstü bir durum" mevcuttur ki "Olağanüstü hâl" uygulaması vardır. Olağanüstü durumlar, olağanüstü uygulamaları ve doğal olarak kendi hukukunu oluşturur.
Zaten Sayın Cumhurbaşkanı da işaret ediyor; "Anayasa değişikliği yapılarak..." diyor. Demek ki mevcut kanun böyle, mevzuat bu yönde ve durumun gerektirdiği bu uygulama devam ediyor. Kaldı ki bu "olağan üstü durum ve uygulama"lara yabancı değiliz. 60 yıl önce de benzer bir durumda olaylara doğru teşhis konulmuş ve devlet kabul ettiği özel kanunlarla kendini koruma refleksini harekete geçirmişti.
Şeyh Sait isyanı zamanındaki, tam 60 sene rahat nefes almamızı sağlayan iki maddelik "Takrir-i Sükûn" kanunundan bahsediyoruz. Takrir-i Sükûn kanununu, Atatürk devrinin olaylara nasıl teşhis konularak kararlı, kesin ve net uygulamalar sonucu nelerin başarılacağını göstermesi bakımından örnektir, medârı iftiharımızdır. Bu kanun sonucu kurulan "Şark İstiklâl Mahkemesi"nin kararları "TBMM onayı beklenmeden" uygulanmış, mahkeme bir ayda sonuçlanmış ve ertesi gün 26 infaz gerçekleştirilmiştir.
Çözüm buradadır. Kafa karışıklığının, zihin bulanıklığının sırası değildir. Eski deyimle "Dakika tehiri telâfisi imkânsız neticeler doğuracak" zamanlar yaşıyoruz.
Bakın, tekraren söylüyorum; "medarı iftiharımız" Takrir-i Sükûn kanunu için Taha Akyol daha dün ne yazıyordu: "...Demek ki, Sünni ve Alevi İslam kimliklerinin 'kenar'da kalmış kültürel unsurları nasıl kentleşme, eğitim ve ticarileşme sürecinde 'merkez'e yönelip kamusal alana çıkıyorsa, bu süreç Kürtleri de aynı şekilde etkiliyor.Onlar da 'görünür' oluyorlar. Artık yok sayılmaları mümkün değil...'Takriri Sükun' artık tekrarlanamaz".
Akyol bilerek ve isteyerek popülizm yapıyor, ucuz kahramanlığa soyunuyor, "bizim" Kürtlerimiz ile PKK'lıları karıştırıyor. Nasıl dün Takriri Sükun sade vatandaşlar için çıkarılmadıysa bugün de OHAL yasaları normal vatandaşlar için çıkarılmamıştır. Dün Şeyh Sait ve hempaları için çıkarılan yasa bu gün Öcalan için çıkarılmakta ve uygulanmaktadır.
Mesele önce beyinlerdedir. Türkiye, kendisi istilâya marûz kalmadan entel beyinlerinin devşirildiği belki de tek ülke örneğidir. "Yükselen değer", ne yazık ki değerlere sövmek olmuştur bu gün.
AB; bunca çileye rağmen PKK'yı terörist örgütler listesine dahil etmedi. AB ülkelerinin terör örgütü listesinin hazırlanmasında Hollanda'nın katkı ve çabalarının, PKK'nın bu listede yer almasını engellemek olarak şekillendiğini belirten Hollanda İç Güvenlik Örgütü BVD'nin bir sözcüsü, bu konuda geçen hafta şunları söyledi: "Bu hareketin yasaklanması için bir neden yok, çünkü burada geçerli olan kurallara uyuyorlar. Üstelik PKK barışçı bir çizgi izleyeceğini kendisi açıklamış bulunuyor.''
Bakın Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanı Cem de ne diyor: "Ama, öyle bir konu var ki, orada nüanslara yer yok. O da ölüm cezasının Türk hukuk sistemimizdeki varlığı. Yani diğer bütün konularda nüanslar olabiliyor. Ülkeden ülkeye uygulama farklılıkları olabiliyor ve bu da belli sınırlar içinde AB bünyesi içinde sindiriliyor. Ama ölüm cezasında, sorun insan yaşamıyla ölümü arasındaki kesinlikte. Siyah-beyaz olan, nüansı olmayan tek konu var, o da ölüm cezası." (Radikal .2.1.02)
Yâni iş dönüp dolaşıp Öcalan'ın boynundaki ilmekte düğümleniyor. Dün Şeyh Sait'e mehel görülen son, Öcalan'dan esirgeniyor ve bunun bir egemenlik sorunu olduğu görülmüyor.
Cem mi? Okuyucu hatırlayacaktır; "Türkiye'de zaman zaman -memleketi bölelim, yarısında da başka bir memleket oluşsun. Bunun da özgürlüğü olsun- şeklinde tartışmaların gündeme gelmektedir. Bir liberal, solcu ve gazeteci olarak bana bu normal gelebilir ve Türkiye'ye hiçbir zarar vermeyeceğini düşünebilirim. Ama bunu siyasete, yaşama geçirmek için belli bir konsensüs lazımdır. Ve o konsensüs inşallah terör meselesi bittikten sonra oluşabilecek bir konsensüstür." (Türkiye'nin Sarkacı.Hüseyin MÜMTAZ. Sayfa 21)
Son tahlilde ben Hollanda Iç Güvenlik örgütü BVD'nin sözcüsü, Taha Akyol ve İsmail Cem arasında bir fark göremiyorum. Siz?
KUZEY IRAK-PKK:
Türkiye'nin açıkça (ama daha fazla asker ağzıyla) deklare ettiği temel bazı tezleri vardır: 1) Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurulmasına karşıyız; 2) Bunu savaş sebebi sayarız.
Bu Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt Devleti projesi de, halen problem olarak önümüzde duran başka bir çok olay gibi Özal'dan miras kalmıştır, bilinmesinde yarar vardır.
Türkiye'nin, Kuzey Irak ve PKK konusunda bu temel tercihleri bulunmaktadır ama yönetim erkini elinde bulunduranların bir kısmı ile olaylara küresel yorum getirmeyi iş edinmiş borazan basında halâ zihin bulanıklığı mevcuttur.
Konuya salt insan hakları açısından bakarsak yanılırız... Problem insanların haklarıdır evet ama "terör mağduru insanların haklarıdır"; teröristlerin hakları değildir.
Sayın Cumhurbaşkanı doğru olarak bir tespitte bulunuyor, diyor ki; "Olağanüstü Hal bölgesinde anayasa değişikliğine rağmen 10 günlük gözaltı süreleri var. Bu süre ardı ardına uygulandığı zaman 30-40 güne çıkıyor. Bu da Anayasa'nın uygulanmadığını gösterir".
OHAL kararnamelerinin Anayasa Mahkemesi denetimi dışında olduğunu hatırlatan Sezer, Anayasa değişikliği yapılarak bu kararnamelerin de denetime tabi tutulmalarını istiyor.
Bölgede "olağanüstü bir durum" mevcuttur ki "Olağanüstü hâl" uygulaması vardır. Olağanüstü durumlar, olağanüstü uygulamaları ve doğal olarak kendi hukukunu oluşturur.
Zaten Sayın Cumhurbaşkanı da işaret ediyor; "Anayasa değişikliği yapılarak..." diyor. Demek ki mevcut kanun böyle, mevzuat bu yönde ve durumun gerektirdiği bu uygulama devam ediyor. Kaldı ki bu "olağan üstü durum ve uygulama"lara yabancı değiliz. 60 yıl önce de benzer bir durumda olaylara doğru teşhis konulmuş ve devlet kabul ettiği özel kanunlarla kendini koruma refleksini harekete geçirmişti.
Şeyh Sait isyanı zamanındaki, tam 60 sene rahat nefes almamızı sağlayan iki maddelik "Takrir-i Sükûn" kanunundan bahsediyoruz. Takrir-i Sükûn kanununu, Atatürk devrinin olaylara nasıl teşhis konularak kararlı, kesin ve net uygulamalar sonucu nelerin başarılacağını göstermesi bakımından örnektir, medârı iftiharımızdır. Bu kanun sonucu kurulan "Şark İstiklâl Mahkemesi"nin kararları "TBMM onayı beklenmeden" uygulanmış, mahkeme bir ayda sonuçlanmış ve ertesi gün 26 infaz gerçekleştirilmiştir.
Çözüm buradadır. Kafa karışıklığının, zihin bulanıklığının sırası değildir. Eski deyimle "Dakika tehiri telâfisi imkânsız neticeler doğuracak" zamanlar yaşıyoruz.
Bakın, tekraren söylüyorum; "medarı iftiharımız" Takrir-i Sükûn kanunu için Taha Akyol daha dün ne yazıyordu: "...Demek ki, Sünni ve Alevi İslam kimliklerinin 'kenar'da kalmış kültürel unsurları nasıl kentleşme, eğitim ve ticarileşme sürecinde 'merkez'e yönelip kamusal alana çıkıyorsa, bu süreç Kürtleri de aynı şekilde etkiliyor.Onlar da 'görünür' oluyorlar. Artık yok sayılmaları mümkün değil...'Takriri Sükun' artık tekrarlanamaz".
Akyol bilerek ve isteyerek popülizm yapıyor, ucuz kahramanlığa soyunuyor, "bizim" Kürtlerimiz ile PKK'lıları karıştırıyor. Nasıl dün Takriri Sükun sade vatandaşlar için çıkarılmadıysa bugün de OHAL yasaları normal vatandaşlar için çıkarılmamıştır. Dün Şeyh Sait ve hempaları için çıkarılan yasa bu gün Öcalan için çıkarılmakta ve uygulanmaktadır.
Mesele önce beyinlerdedir. Türkiye, kendisi istilâya marûz kalmadan entel beyinlerinin devşirildiği belki de tek ülke örneğidir. "Yükselen değer", ne yazık ki değerlere sövmek olmuştur bu gün.
AB; bunca çileye rağmen PKK'yı terörist örgütler listesine dahil etmedi. AB ülkelerinin terör örgütü listesinin hazırlanmasında Hollanda'nın katkı ve çabalarının, PKK'nın bu listede yer almasını engellemek olarak şekillendiğini belirten Hollanda İç Güvenlik Örgütü BVD'nin bir sözcüsü, bu konuda geçen hafta şunları söyledi: "Bu hareketin yasaklanması için bir neden yok, çünkü burada geçerli olan kurallara uyuyorlar. Üstelik PKK barışçı bir çizgi izleyeceğini kendisi açıklamış bulunuyor.''
Bakın Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanı Cem de ne diyor: "Ama, öyle bir konu var ki, orada nüanslara yer yok. O da ölüm cezasının Türk hukuk sistemimizdeki varlığı. Yani diğer bütün konularda nüanslar olabiliyor. Ülkeden ülkeye uygulama farklılıkları olabiliyor ve bu da belli sınırlar içinde AB bünyesi içinde sindiriliyor. Ama ölüm cezasında, sorun insan yaşamıyla ölümü arasındaki kesinlikte. Siyah-beyaz olan, nüansı olmayan tek konu var, o da ölüm cezası." (Radikal .2.1.02)
Yâni iş dönüp dolaşıp Öcalan'ın boynundaki ilmekte düğümleniyor. Dün Şeyh Sait'e mehel görülen son, Öcalan'dan esirgeniyor ve bunun bir egemenlik sorunu olduğu görülmüyor.
Cem mi? Okuyucu hatırlayacaktır; "Türkiye'de zaman zaman -memleketi bölelim, yarısında da başka bir memleket oluşsun. Bunun da özgürlüğü olsun- şeklinde tartışmaların gündeme gelmektedir. Bir liberal, solcu ve gazeteci olarak bana bu normal gelebilir ve Türkiye'ye hiçbir zarar vermeyeceğini düşünebilirim. Ama bunu siyasete, yaşama geçirmek için belli bir konsensüs lazımdır. Ve o konsensüs inşallah terör meselesi bittikten sonra oluşabilecek bir konsensüstür." (Türkiye'nin Sarkacı.Hüseyin MÜMTAZ. Sayfa 21)
Son tahlilde ben Hollanda Iç Güvenlik örgütü BVD'nin sözcüsü, Taha Akyol ve İsmail Cem arasında bir fark göremiyorum. Siz?
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Hüseyin Mümtaz / diğer yazıları
- Ekonomi, İslam ve Rusya / 01.04.2006
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002