'Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar… Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları…
İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini; 'Ben Avrupalıyım' demeye başladı; 'Asya bir cüzzamlılar diyarıdır'.
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına; 'Hayır delikanlı' diye fısıldadılar; 'Sen bir-az gelişmişsin' dediler.
Ve Hıristiyan Batı'nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir 'Nişan-ı Zişan' gibi gururla benimsedi aydınlarımız.'
600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunu bu sözlerle özetliyordu Rahmetli Cemil Meriç.
Ama ne hazindir ki, bu muhteşem tespitteki hakikatleri kavrayamayanlar, ders çıkaramayanlar 'batı' vurgusu üzerinden yıllarca 'cumhuriyet ve Atatürk'ü' karalamak için kullanmaya kalktılar.
Ayasofya üzerinden siyaset yapanlar nedense Osmanlı sikkelerinin üstünde 1453'ten beri Arap harfleri ile 'Kostantiniyye' yazmasını, özellikle Abdülhamit devrinde basılan 1 Liralık banknotlara "Constantinopol'de basılmıştır" ifadesinin Arap harfleri ile Türkçe ve de hem Yunanca hem Fransızca ve Ermenice olarak da yazılmasını hiç gündem etmemişlerdir.
Evet, bugün İstanbul'un ismi Konstantinapol değil de İstanbul ise bunun sebebi M. Kemal Atatürk'tür.
O Atatürk, kurduğu devlete siyasi bağımsızlığı yanında ekonomik bağımsızlığını da kazandırmış ve bir devletin sahip olması gereken bütün kurumlarını bu milletin milli ve manevi değerleri üzerine kurmuş ve fiiliyata geçirmiştir.
Geldiğimiz noktada ise cumhuriyetin ekonomik kazanımlarının yok edilmesi yanında milli ve manevi değerlerimizin de tarumar edildiği ortadadır.
Yıllarca 'Osmanlı' hayali kuranlar gerçekten de devletimizi, Osmanlıya çevirdiler.
BTP Lideri Hüseyin Baş, her hafta farklı bir ilde düzenlenen 'Mevzu ekonomi; Çıkış Milli Ekonomi modeli' programlarında ekonomide geldiğimiz noktayı: 'Ne yazık ki şu anda Osmanlı'nın son dönemindeki süreci yaşıyoruz' cümlesiyle özetledi.
Osmanlı'nın son dönem ekonomisi
Tabi akla Osmanlının ekonomisi nasıldı, sorusu geliyor.
Özetle: Devlet üretimden çekilmiş vaziyette. O zaman ki sanayi ve ticari kuruluşlar tamamen yabancıların tekelinde. Banka ve sermayede tamamen yabancıların elinde. Madenleri, limanları, demiryollarını işletenlerde yine yabancı kurum ve devletler.
Vatandaş köyde topraktan elde ettiği mahsul ile karnını doyuruyor. Diğer taraftan da Saray'ın koyduğu 25 kalemden fazla vergiyi ödemeye çalışıyor.
Diğer taraftan yapılan savaşlar, ağır mağlubiyetler ve de ortaya çıkan ekonomik yükümlülükler Osmanlının ekonomisini tıkadı.
Ne yaptı Saray? Borçlanmaya gitti. Osmanlı İmparatorluğu, Kırım savaşının başlangıcında (1853-1854 ) Fransa'dan 200.000 sterlin borç alarak ilk borçlanmasını gerçekleştirdi.
Ama bu son olmadı. Bugünkü 'borçlanarak büyüyoruz' mantığı sanki o zaman dünyaya gelmiş gibi peş peşe borçlanmaya gittiler.
Osmanlı borçlar tarihinde 1854-1881 yılları arasındaki 20 yılda adeta borca batmış ve bu dönemde ortalama yüzde 5,5 faiz oranı ile toplam 245.2 milyon Osmanlı lirası borç almıştı. (NAS o günde vardı, kıyamete kadarda var olacak)
Tabi 20 yılda bu kadar borçlandığı için ödeyemedi. Ne yaptı? Koskoca cihan imparatorluğu iflas (moratoryum) ilan etti.
Böylece alacaklı devletler, verdikleri borçların tahsilini garanti edebilmek için 1881'de Muharrem Kararnamesi ile Düyun-u Umumiye İdaresi'ni kurup, Osmanlı ekonomisinin kontrolünü tamamen ele aldılar.
Ama Saray'ın borçlanma hastalığı bitmiyordu. Saray 1882-1914 yılları arasında ortalama % 4,5 faizle 26 tane daha borç anlaşması yapmış ve 86,5 milyon Osmanlı Lirası borç almıştı.
Özetlersek Osmanlı 1854'ten 1923'e kadar yani 69 yılda toplam 41 borç anlaşmasına imza atmıştır. Borçlarını ödeyemeden tarih sahnesinden çekilmiştir.
Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti'nden kalan 156.4 milyon Osmanlı Lirası borç bakiyesinin, kendi hissesine düşen; 84.6 milyon lirasını yani toplam dış borcun yüzde 54'ünü, Lozan Antlaşması'nda kabul etmiştir.
Türkiye, Düyun-u Umumiye'ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam yüzyıl sonra 25 Mayıs 1954'te ödemiştir.
Ekonomik yapıya bakınca! 1912 yılında İstanbul'da kayıtlı 40 tane bankerin 12'si Rum, 12'si Ermeni, 8'i Musevi ve kalanı Levanten olmak üzere hepsi gayrimüslimdi.
1915'te Osmanlı'da 283 fabrika vardı. 149'u İstanbul'da, 61'i İzmir'de 73'ü diğer şehirlerde idi. Fabrikalardaki sermaye dağılımı şöyle; %50'si Rum, %20'si Ermeni, %5'i Musevi, %10 diğer yabancılar, %15'i Müslüman Türk.
283 fabrikada toplam 15.000 işçi çalışmakta idi. Nitelikli işgücü gerektiren sanayideki işgücü dağılımında bile Türkler %15 oranında istihdam edilmekteydi. (Bilgiler Doçent Hatice Bahar Aşcı'nın, 'Türkiye'nin 150 yıllık borç serüveni' adlı doktora tezinden derlenmiştir)
20 yıldır iktidarda olan AKP'nin ülkemiz ekonomisini getirdiği nokta bu tablo ile aynıdır.
Nasıl mı? Yarın devam edelim.
- Sayın Erdoğan’ın nefretten doğan AB aşkı -2- / 06.04.2025
- Sayın Erdoğan’ın nefretten doğan AB aşkı -1- / 05.04.2025
- Boykotun babasını yaptılar, yapıyorlar / 04.04.2025
- Erdoğan’ın ‘Filistin’ nöbeti / 03.04.2025
- İktidar sanki hiç sandık gelmeyecekmiş gibi hareket ediyor / 01.04.2025
- İslam dünyasında bayram! / 31.03.2025
- ‘Cebrail dua etti, bende amin dedim’ / 30.03.2025
- Boykot, tehdit ve umut / 29.03.2025
- Atatürk’ün annesi gibi Erdoğan’ın annesi de annemizdir / 28.03.2025