İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız bir dış politikamız olmadı. O tarihten itibaren dış politikamız ABD’ye bağlandı, o ne demişse yaptık, hangi safta durmuşsa, yanında yer aldık. Milli çıkarlarımıza ters düşen konularda bile, hiç ses çıkarmadık, bağlılığımızı ve bağımlılığımızı sürdürdük. Bağlılık gereği, İsrail’i ilk tanıyan, Cezayir’in bağımsızlığına ret oyu veren ülke olduk. Hâlbuki diplomasi devletlerin en büyük güçlerinden biridir. Yerine göre bu güç, askeri gücün de önündedir. Maalesef, hiçbir millette olmayan diplomasi birikim ve tecrübemizi hiç kullanmadık, o gücümüzü ABD yolunda heba ettik.
Rahmetli Necip Fazıl, “Abdülhamid’i anlamak, dünya politikasını anlamaktır” derdi. Bazıları bunu daha da genişletir ve şöyle derler: “Bir Osmanlı padişahının hayatını hakkıyla bilebilsek, dünya politikasını bilir, Batılıların oyununa gelmez ve sorunlarımızı çözerdik”. Niçin dünya politikasını bilirdik? Çünkü Osmanlı bir dünya devleti idi, politikasını da ona göre belirliyordu. Bugün bir dünya politikası değil, uydu politikası izliyoruz. Daha doğrusu, politikasızlık yüzünden sarkaç gibi sağa sola sallanıyoruz. En komik yanımız ise, bu durumda Başbakanımıza ‘dünya lideri’ unvanı vererek avunmamızdır.
Bağımlı politikanın bizi düşürdüğü çelişkileri bakınız: “Kırmızı çizgimizdir” dediğimiz, Kuzey Irak’ta Kürt devletini bize kurdurdular. Kürt kardeşlerimizi de ‘Büyük Kürdistan’ hayaliyle aldatıyorlar. Tıpkı Şerif Hüseyin’i ‘Büyük Arabistan Krallığı’ vaat ederek aldattıkları gibi. Şerif Hüseyin’i aldatıp Osmanlı’ya isyan ettirdikten sonra, Arapları paramparça ettiler. Aynı oyunu Kürtler için düşünüyorlar. Büyük değil, küçük küçük her biri diğeri ile sorunlu Kürt devletçikleri kurmanın peşindeler. Bu plân, 19. yüzyılda İngilizlerin hazırladığı gizli Kürt raporlarda aynen böyle yer almaktadır. Batılıların İslâm ülkelerini yeniden parçalayarak kontrol altına almak istediği bir sır değildir. Açık olarak yazılıyor, çiziliyor, söyleniyor. Resmi ağızlar da bunu inkâr etmiyor, onaylıyor.
İşte size açık bir belge: Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın organı olan Kivunim (yönelimler) dergisinin 1982 tarihli 14. sayısı. Bu dergide, “1980’lerde İsrail için Strateji” başlıklı bir yazıda, “ İsrail’in strateji uzmanları tarafından Irak’ın üçe bölüneceği, ardından Suriye ve Türkiye’nin bölüneceği” ifade ediliyor. Demek ki, bölünme plânlarının arkasındaki asıl güç İsrail’dir. Hulusi Turgut, ‘Barzani Dosyası’ adlı kitabının 126. sayfasında bu plânı teyit ediyor ve şöyle diyor: “Yahudiler, Barzani hareketine yardım etmektedirler”. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, 6 Ocak 1975’de Washington’a bir mektup yazarak, “ ABD’nin, Kürdistan’ı kendi eyaleti yapmasını” istedi. Bunun karşılığında da, “Amerikan petrol şirketlerine Kerkük petrollerinin idaresini vereceğini” söyledi. Sadece bu bilgiler bile, şuurlu bir insanı ayıkması için yeterlidir.
Bu oyunlar karşısında, İslâm aleminin izleyeceği politika, Sultan Abdülhamid’in politikası olmalıdır. Sultan Abdülhamid hatıratında şöyle diyor: “Avrupa’nın büyük devletleri, dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bu ülkeler arasında Osmanlı da vardı. Ben bu kuvvetin önünde tek başıma duramazdım, buna kuvvetim yetmezdi. Yapabileceğim tek şey aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birini daha büyük lokma ümidi ile birini ötekine düşürmekti. Bizi parçalamak için birleşmiş düşmanlarımıza karşı parçalanmış İslâm alemini birleştirmekten başka zaten yol yoktu. Bunun şuurundaydım. Elimden geleni yaptım”. Şimdi soralım: Aynı güçler, İslâm alemini yeniden parçalamak isterken, Türkiye ne yapıyor? İzlediği politikalar, İslâm alemini birleştirmeye mi, yoksa ayrıştırmaya mı yarıyor? Bu kadar açık ve büyük tehlikeler karşısında uyanmayan bir millet ve onun idarecileri, ne zaman uyanacak, iş işten geçtikten sonra mı? Gerçekten merak ediyoruz.
Rahmetli Necip Fazıl, “Abdülhamid’i anlamak, dünya politikasını anlamaktır” derdi. Bazıları bunu daha da genişletir ve şöyle derler: “Bir Osmanlı padişahının hayatını hakkıyla bilebilsek, dünya politikasını bilir, Batılıların oyununa gelmez ve sorunlarımızı çözerdik”. Niçin dünya politikasını bilirdik? Çünkü Osmanlı bir dünya devleti idi, politikasını da ona göre belirliyordu. Bugün bir dünya politikası değil, uydu politikası izliyoruz. Daha doğrusu, politikasızlık yüzünden sarkaç gibi sağa sola sallanıyoruz. En komik yanımız ise, bu durumda Başbakanımıza ‘dünya lideri’ unvanı vererek avunmamızdır.
Bağımlı politikanın bizi düşürdüğü çelişkileri bakınız: “Kırmızı çizgimizdir” dediğimiz, Kuzey Irak’ta Kürt devletini bize kurdurdular. Kürt kardeşlerimizi de ‘Büyük Kürdistan’ hayaliyle aldatıyorlar. Tıpkı Şerif Hüseyin’i ‘Büyük Arabistan Krallığı’ vaat ederek aldattıkları gibi. Şerif Hüseyin’i aldatıp Osmanlı’ya isyan ettirdikten sonra, Arapları paramparça ettiler. Aynı oyunu Kürtler için düşünüyorlar. Büyük değil, küçük küçük her biri diğeri ile sorunlu Kürt devletçikleri kurmanın peşindeler. Bu plân, 19. yüzyılda İngilizlerin hazırladığı gizli Kürt raporlarda aynen böyle yer almaktadır. Batılıların İslâm ülkelerini yeniden parçalayarak kontrol altına almak istediği bir sır değildir. Açık olarak yazılıyor, çiziliyor, söyleniyor. Resmi ağızlar da bunu inkâr etmiyor, onaylıyor.
İşte size açık bir belge: Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın organı olan Kivunim (yönelimler) dergisinin 1982 tarihli 14. sayısı. Bu dergide, “1980’lerde İsrail için Strateji” başlıklı bir yazıda, “ İsrail’in strateji uzmanları tarafından Irak’ın üçe bölüneceği, ardından Suriye ve Türkiye’nin bölüneceği” ifade ediliyor. Demek ki, bölünme plânlarının arkasındaki asıl güç İsrail’dir. Hulusi Turgut, ‘Barzani Dosyası’ adlı kitabının 126. sayfasında bu plânı teyit ediyor ve şöyle diyor: “Yahudiler, Barzani hareketine yardım etmektedirler”. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, 6 Ocak 1975’de Washington’a bir mektup yazarak, “ ABD’nin, Kürdistan’ı kendi eyaleti yapmasını” istedi. Bunun karşılığında da, “Amerikan petrol şirketlerine Kerkük petrollerinin idaresini vereceğini” söyledi. Sadece bu bilgiler bile, şuurlu bir insanı ayıkması için yeterlidir.
Bu oyunlar karşısında, İslâm aleminin izleyeceği politika, Sultan Abdülhamid’in politikası olmalıdır. Sultan Abdülhamid hatıratında şöyle diyor: “Avrupa’nın büyük devletleri, dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bu ülkeler arasında Osmanlı da vardı. Ben bu kuvvetin önünde tek başıma duramazdım, buna kuvvetim yetmezdi. Yapabileceğim tek şey aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birini daha büyük lokma ümidi ile birini ötekine düşürmekti. Bizi parçalamak için birleşmiş düşmanlarımıza karşı parçalanmış İslâm alemini birleştirmekten başka zaten yol yoktu. Bunun şuurundaydım. Elimden geleni yaptım”. Şimdi soralım: Aynı güçler, İslâm alemini yeniden parçalamak isterken, Türkiye ne yapıyor? İzlediği politikalar, İslâm alemini birleştirmeye mi, yoksa ayrıştırmaya mı yarıyor? Bu kadar açık ve büyük tehlikeler karşısında uyanmayan bir millet ve onun idarecileri, ne zaman uyanacak, iş işten geçtikten sonra mı? Gerçekten merak ediyoruz.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
M. Hilmi Yıldırım / diğer yazıları
- İnsan hakları ve ihlâlleri / 01.02.2019
- Sömürü ve şahsiyetli insan / 21.01.2019
- Ekonomik kararlar ve insan davranışları / 09.01.2019
- Medeniyetlerin etkileşimi / 20.12.2018
- Ekonomide bitmeyen tartışma / 12.12.2018
- İletişim çağında iletişimsizlik / 22.11.2018
- Öngörülerdeki isabetsizlikler / 09.11.2018
- Küresel ekonomi ve ülke ekonomileri / 22.10.2018
- Adaletsiz ekonomi / 11.10.2018
- Ekonomide milli strateji / 18.09.2018
- Sömürü ve şahsiyetli insan / 21.01.2019
- Ekonomik kararlar ve insan davranışları / 09.01.2019
- Medeniyetlerin etkileşimi / 20.12.2018
- Ekonomide bitmeyen tartışma / 12.12.2018
- İletişim çağında iletişimsizlik / 22.11.2018
- Öngörülerdeki isabetsizlikler / 09.11.2018
- Küresel ekonomi ve ülke ekonomileri / 22.10.2018
- Adaletsiz ekonomi / 11.10.2018
- Ekonomide milli strateji / 18.09.2018