Amerikan hegemonyası boğucu gücünü hemen her alanda, her ülkede hissettiriyor.
Kültürden dine, ekonomiden siyasete, toplumsal olaylardan, ülkelerarası savaşa...
Hemen her hadisede ABD'nin bir senaryosu, bir hesabı, bir aktörü kendini belli ediyor.
Onun için dünyada ve Türkiye'de olanı biteni anlamak için ABD siyasetini çözümlemek çok önemli.
Bu noktada ABD yönetiminde etkin ve dış politikasına yön veren ABD'li siyaset adamlarının ve diplomatlarının analizleri önemli kaynak oluşturuyor.
ABD dış politikasının çeyrek yüzyılına damgasını vurmuş, eski ABD Dışişleri Bakanı Henry A. Kissinger'i okumak doğrudan Amerikan siyasetini okumakla eşdeğer sayılabilir.
Dr. Kissinger, 1938'de Almanya'dan ABD'ye göç etmiş... Eşkenaz Yahudi asıllı, Kissinger, 1943-1946 arasında ABD ordusunda hizmet vermiş.
1954-1968 arasında Harvard Üniversitesi'nde akademisyen ve konferansçı olarak çalışmış.
22 Eylül 1973'te ABD'nin 56. Dışişleri Bakanı olarak yemin etmiş.
1977'ye kadar aynı zamanda Başkan'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak çalışmış.
Arap-İsrail ihtilafını çözmek için çaba sarfetmesinden ötürü Nobel Barış Ödüllü almış. Halen uluslararası bir danışmanlık şirketini başkanı.
Kissinger'in son kitabı"Amerika'nın dış politikaya ihtiyacı var mı?" başlığını taşıyor.
Kitabın adı bile kışkırtıcı...
Gerçekten ABD gibi dünyaya tahakküm eden bütün ülkelerin ABD'ye göre adımlarına yön verdiği konjonktürde gerçekten ABD'nin bir dış politikaya ihtiyacı var mı sorusu yerinde bir soru...
Kitabı sondan okumaya başladım. Çünkü son bölümünde 11 Eylül saldırısından, Körfez krizine ve Filistin meselesine kadar aktüel gelişmeleri Amerikan bakış açısıyla irdeliyor.
Kissinger, 11 Eylül bahanesi ile Batı ittifakını yanına çekmeyi başardı. Hatta "11 Eylül saldırısı, AB oluşumunu gevşetip doğrudan AB üyesi devletleri muhatap alarak yeni bir koalisyon diplomasisi hayata geçirdi" diyor.
Bu sayede ABD'nin Avrupa oluşumunu sulandırdığını, Afganistan'ı istila ederek Rusya ve Çin hatta Hindistan gibi rakip güçleri çevrelediğinin altını çiziyor.
Komünizmin çökmesi ile rehavete kapılan Batı ittifakına yeni düşman üreterek kendi hegemonyasını perçinlediğini ifade ediyor.
Kissinger'in satır aralarında ABD'nin Irak'la ilgili hesaplarını görmek de mümkün.
ABD'nin koalisyon diplomasisinin Irak konusunda sökmediğini ifade eden Kissinger, özellikle AB üyesi ülkelerin ABD'yi diktatörleşmekle suçladığının altını çiziyor.
Bunda ABD'nin Irak'a karşı saldırı gerekçelerinin inandırıcı olmamasının yanı sıra ABD'nin gittikçe kontrolden çıkmasının rolüne dikkat çekiyor.
Hatta bugün kendisinin yanında gözüken, en azından itiraz etmeyen Çin ve Rusya gibi ülkelerin zamanla muhalif konuma geçeceklerinin altını çiziyor.
Bunun için Türkiye'yi anahtar ülke olarak nitelendiriyor.
Türkiye'yi anahtar ülke konumuna getiren sadece koalisyon diplomasisinin zaafları değil...
"Türkiye savaşa karşı çıkarsa ve Suudi Arabistan ile Mısır en azından tarafsız olmazsa bu savaşın Batı Hıristiyan dünyasının İslam'la savaşı olarak algılanabilir" diyor.
ABD'nin gücü belli olmayan Saddam muhaliflerine güvenemeyeceğini, Türkiye'nin askeri gücünün desteğinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor.
ABD ne kadar yüz vermez gözükse de Türkiye'nin desteği olmadan Körfez'e giremez sonucu çıkıyor.
Bunun için Kissinger ABD'yi uyarıyor. Irak'ın bölünmesine karşıymış gibi duralım, Türkiye'yi kaybetmeyelim öğüdü veriyor.
Şimdilik Federal Irak teziyle yetinelim diyor.
Türkiye kartlarını iyi oynamalı. ABD'nin Türkiye'ye ne kadar muhtaç olduğunu Kissinger gibi bir diplomasi kurdu dahi itiraf ediyor.
Yeni hükümetin ABD'ye sırnaşması pazarlık gücümüzü elimizden alabilir.
Abdullah Gül, maalesef ABD'nin elini güçlendirmiştir.
Kültürden dine, ekonomiden siyasete, toplumsal olaylardan, ülkelerarası savaşa...
Hemen her hadisede ABD'nin bir senaryosu, bir hesabı, bir aktörü kendini belli ediyor.
Onun için dünyada ve Türkiye'de olanı biteni anlamak için ABD siyasetini çözümlemek çok önemli.
Bu noktada ABD yönetiminde etkin ve dış politikasına yön veren ABD'li siyaset adamlarının ve diplomatlarının analizleri önemli kaynak oluşturuyor.
ABD dış politikasının çeyrek yüzyılına damgasını vurmuş, eski ABD Dışişleri Bakanı Henry A. Kissinger'i okumak doğrudan Amerikan siyasetini okumakla eşdeğer sayılabilir.
Dr. Kissinger, 1938'de Almanya'dan ABD'ye göç etmiş... Eşkenaz Yahudi asıllı, Kissinger, 1943-1946 arasında ABD ordusunda hizmet vermiş.
1954-1968 arasında Harvard Üniversitesi'nde akademisyen ve konferansçı olarak çalışmış.
22 Eylül 1973'te ABD'nin 56. Dışişleri Bakanı olarak yemin etmiş.
1977'ye kadar aynı zamanda Başkan'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak çalışmış.
Arap-İsrail ihtilafını çözmek için çaba sarfetmesinden ötürü Nobel Barış Ödüllü almış. Halen uluslararası bir danışmanlık şirketini başkanı.
Kissinger'in son kitabı"Amerika'nın dış politikaya ihtiyacı var mı?" başlığını taşıyor.
Kitabın adı bile kışkırtıcı...
Gerçekten ABD gibi dünyaya tahakküm eden bütün ülkelerin ABD'ye göre adımlarına yön verdiği konjonktürde gerçekten ABD'nin bir dış politikaya ihtiyacı var mı sorusu yerinde bir soru...
Kitabı sondan okumaya başladım. Çünkü son bölümünde 11 Eylül saldırısından, Körfez krizine ve Filistin meselesine kadar aktüel gelişmeleri Amerikan bakış açısıyla irdeliyor.
Kissinger, 11 Eylül bahanesi ile Batı ittifakını yanına çekmeyi başardı. Hatta "11 Eylül saldırısı, AB oluşumunu gevşetip doğrudan AB üyesi devletleri muhatap alarak yeni bir koalisyon diplomasisi hayata geçirdi" diyor.
Bu sayede ABD'nin Avrupa oluşumunu sulandırdığını, Afganistan'ı istila ederek Rusya ve Çin hatta Hindistan gibi rakip güçleri çevrelediğinin altını çiziyor.
Komünizmin çökmesi ile rehavete kapılan Batı ittifakına yeni düşman üreterek kendi hegemonyasını perçinlediğini ifade ediyor.
Kissinger'in satır aralarında ABD'nin Irak'la ilgili hesaplarını görmek de mümkün.
ABD'nin koalisyon diplomasisinin Irak konusunda sökmediğini ifade eden Kissinger, özellikle AB üyesi ülkelerin ABD'yi diktatörleşmekle suçladığının altını çiziyor.
Bunda ABD'nin Irak'a karşı saldırı gerekçelerinin inandırıcı olmamasının yanı sıra ABD'nin gittikçe kontrolden çıkmasının rolüne dikkat çekiyor.
Hatta bugün kendisinin yanında gözüken, en azından itiraz etmeyen Çin ve Rusya gibi ülkelerin zamanla muhalif konuma geçeceklerinin altını çiziyor.
Bunun için Türkiye'yi anahtar ülke olarak nitelendiriyor.
Türkiye'yi anahtar ülke konumuna getiren sadece koalisyon diplomasisinin zaafları değil...
"Türkiye savaşa karşı çıkarsa ve Suudi Arabistan ile Mısır en azından tarafsız olmazsa bu savaşın Batı Hıristiyan dünyasının İslam'la savaşı olarak algılanabilir" diyor.
ABD'nin gücü belli olmayan Saddam muhaliflerine güvenemeyeceğini, Türkiye'nin askeri gücünün desteğinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor.
ABD ne kadar yüz vermez gözükse de Türkiye'nin desteği olmadan Körfez'e giremez sonucu çıkıyor.
Bunun için Kissinger ABD'yi uyarıyor. Irak'ın bölünmesine karşıymış gibi duralım, Türkiye'yi kaybetmeyelim öğüdü veriyor.
Şimdilik Federal Irak teziyle yetinelim diyor.
Türkiye kartlarını iyi oynamalı. ABD'nin Türkiye'ye ne kadar muhtaç olduğunu Kissinger gibi bir diplomasi kurdu dahi itiraf ediyor.
Yeni hükümetin ABD'ye sırnaşması pazarlık gücümüzü elimizden alabilir.
Abdullah Gül, maalesef ABD'nin elini güçlendirmiştir.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
İbrahim Berk / diğer yazıları
- Cübbe düştü haç göründü / 07.01.2020
- Darbe fragmanı / 22.07.2016
- Suriye bumerangı / 24.02.2016
- AKP'nin hali pürmelali / 17.02.2016
- Atlantik'in iki yakasından Türkiye'nin görünümü / 22.10.2015
- Stratejik derinlikte çırpınan Türkiye / 18.09.2015
- Ya felakete, ya felaha / 05.09.2015
- Teröristleri takviye Mehmetçiği tasfiye operasyonu / 25.02.2015
- AKP IŞİD'i niçin vuramaz? / 15.10.2014
- Kuklalar düşünemez / 09.10.2014
- Darbe fragmanı / 22.07.2016
- Suriye bumerangı / 24.02.2016
- AKP'nin hali pürmelali / 17.02.2016
- Atlantik'in iki yakasından Türkiye'nin görünümü / 22.10.2015
- Stratejik derinlikte çırpınan Türkiye / 18.09.2015
- Ya felakete, ya felaha / 05.09.2015
- Teröristleri takviye Mehmetçiği tasfiye operasyonu / 25.02.2015
- AKP IŞİD'i niçin vuramaz? / 15.10.2014
- Kuklalar düşünemez / 09.10.2014