NATO'nun kurulduğu 1949'dan bugüne 67 yıl geçti. 1949 yılındaki ilk başvurusu reddedilen Türkiye'nin önüne NATO'ya girebilmek için Kore Savaşı'na asker gönderme şartı konulmuştu.
Bana göre Batıya yakınlık ve bağlılık açısından AKP hükümetleriyle arasında çok benzerlikler bulunan Menderes hükümetinin 1950'de Kore'ye 5 bin asker göndermesiyle Türkiye NATO'ya 1952'de kabul edildi.
Kore Savaşı'nı Türkiye, toplam 741 ölü ve 2147 yaralıyla tamamladı. NATO'ya girişimizin ilk bedeli buydu.
Türkiye'nin NATO'ya katıldığı dönemde NATO Genel Sekreteri olan Peter Carington, "Türkiye, Batı'nın bölge stratejilerinin gerçekleştirilmesi noktasında her zaman kilit ülkedir ya da kilit olmak zorundadır" sözlerini dile getiriyordu.
Türkiye'nin NATO'ya girmesinden iki yıl gibi kısa bir süre sonra 23 Haziran 1954'te ülkemizde NATO üslerinin kurulmasına ilişkin anlaşma imzalandı. Bu anlaşmayla Türkiye'de ABD ve NATO'ya ait 122 tesis ve üs kuruldu.
Bugün siyasilerin dile getirdiği Türkiye'nin NATO toprağı (!) olması bu şekilde gerçekleşmiş oldu.
Türkiye'yi NATO'ya sokan ya da daha doğru bir ifadeyle NATO'ya Türkiye'yi teslim eden dönemin DP hükümetinde üst düzey isimler, "NATO'ya en halis niyetlerimizle ve sadakatle bağlıyız" sözlerini sarfetmekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir.
O günden bugüne kadar 'NATO'ya bağlılık' Türkiye'de iktidara gelmek isteyenlerde ilk aranan, olmazsa olmaz özellik olmuştur.
1952'den bugüne kadar Carington'un yukarıda ifade ettiği gibi Türkiye her zaman NATO için kilit konumda olmuştur.
Bu kilit rol Batı'nın, öncelikle de ABD ve İsrail'in İslam coğrafyası üzerinde stratejilerinin gerçekleştirilmesi noktasında önem taşımaktadır.
Büyük Ortadoğu Projesi'nde Erdoğan'a eş başkanlık görevi verilmesinin de Arap Baharı'nda Türkiye'nin taşeron olarak görev almasının da nedeni NATO'daki "kilit" rolün yerine getirilmesidir.
20 Mart 2003'te başlayan II. Körfez Savaşı'ndan sonra ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz'in "Biz Irak'a müdahale konusunda tereddüt ediyorduk, bizi Türkiye cesaretlendirdi" sözleri de Türkiye'nin yerine getirmek zorunda olduğu NATO'daki kilit rolün ifa edildiğinin göstergesidir.
Gelelim bütün bu hatırlatmaları neden yaptığıma.
Türkiye, hiçbir dönemde yaşanmamış bir şekilde Rusya ile karşı karşıya gelmiş durumda.
Gerginliği yatıştırmak elindeyken sürekli ateşi körükleyen AKP hükümetinden en üst düzey isimler ve özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen her konuşmalarında Türkiye'nin NATO toprağı, hava sahamızın da NATO hava sahası olduğunu vurgulamaktan geri durmuyorlar.
Aklı başında olan her devletin karşı karşıya gelmekten kaçınacağı Rusya'yla gerginliği daha da tırmandıracak açıklamalar yapıyorlar.
Türkiye'de işbaşına gelen hükümetlerin NATO'ya sadakatle bağlı olmaları gerçeğinden hareketle, halihazırdaki krizde NATO'nun Türkiye'ye biçtiği kilit rol mü yerine getiriliyor diye sormadan edemiyorum.
Türkiye'ye biçilen yeni rol, NATO adına Rusya'yla kapışmak olabilir.
Ukrayna, Kırım ve Suriye'de Rusya karşısında büyük yenilgi yaşayan ABD ve NATO, bu coğrafyanın iki kadim devleti olan Türkiye ile Rusya'yı uzun sürecek bir çatışmanın içine sürükleyerek bir taşla iki kuş vurma niyetinde.
Bana göre Batıya yakınlık ve bağlılık açısından AKP hükümetleriyle arasında çok benzerlikler bulunan Menderes hükümetinin 1950'de Kore'ye 5 bin asker göndermesiyle Türkiye NATO'ya 1952'de kabul edildi.
Kore Savaşı'nı Türkiye, toplam 741 ölü ve 2147 yaralıyla tamamladı. NATO'ya girişimizin ilk bedeli buydu.
Türkiye'nin NATO'ya katıldığı dönemde NATO Genel Sekreteri olan Peter Carington, "Türkiye, Batı'nın bölge stratejilerinin gerçekleştirilmesi noktasında her zaman kilit ülkedir ya da kilit olmak zorundadır" sözlerini dile getiriyordu.
Türkiye'nin NATO'ya girmesinden iki yıl gibi kısa bir süre sonra 23 Haziran 1954'te ülkemizde NATO üslerinin kurulmasına ilişkin anlaşma imzalandı. Bu anlaşmayla Türkiye'de ABD ve NATO'ya ait 122 tesis ve üs kuruldu.
Bugün siyasilerin dile getirdiği Türkiye'nin NATO toprağı (!) olması bu şekilde gerçekleşmiş oldu.
Türkiye'yi NATO'ya sokan ya da daha doğru bir ifadeyle NATO'ya Türkiye'yi teslim eden dönemin DP hükümetinde üst düzey isimler, "NATO'ya en halis niyetlerimizle ve sadakatle bağlıyız" sözlerini sarfetmekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir.
O günden bugüne kadar 'NATO'ya bağlılık' Türkiye'de iktidara gelmek isteyenlerde ilk aranan, olmazsa olmaz özellik olmuştur.
1952'den bugüne kadar Carington'un yukarıda ifade ettiği gibi Türkiye her zaman NATO için kilit konumda olmuştur.
Bu kilit rol Batı'nın, öncelikle de ABD ve İsrail'in İslam coğrafyası üzerinde stratejilerinin gerçekleştirilmesi noktasında önem taşımaktadır.
Büyük Ortadoğu Projesi'nde Erdoğan'a eş başkanlık görevi verilmesinin de Arap Baharı'nda Türkiye'nin taşeron olarak görev almasının da nedeni NATO'daki "kilit" rolün yerine getirilmesidir.
20 Mart 2003'te başlayan II. Körfez Savaşı'ndan sonra ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz'in "Biz Irak'a müdahale konusunda tereddüt ediyorduk, bizi Türkiye cesaretlendirdi" sözleri de Türkiye'nin yerine getirmek zorunda olduğu NATO'daki kilit rolün ifa edildiğinin göstergesidir.
Gelelim bütün bu hatırlatmaları neden yaptığıma.
Türkiye, hiçbir dönemde yaşanmamış bir şekilde Rusya ile karşı karşıya gelmiş durumda.
Gerginliği yatıştırmak elindeyken sürekli ateşi körükleyen AKP hükümetinden en üst düzey isimler ve özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen her konuşmalarında Türkiye'nin NATO toprağı, hava sahamızın da NATO hava sahası olduğunu vurgulamaktan geri durmuyorlar.
Aklı başında olan her devletin karşı karşıya gelmekten kaçınacağı Rusya'yla gerginliği daha da tırmandıracak açıklamalar yapıyorlar.
Türkiye'de işbaşına gelen hükümetlerin NATO'ya sadakatle bağlı olmaları gerçeğinden hareketle, halihazırdaki krizde NATO'nun Türkiye'ye biçtiği kilit rol mü yerine getiriliyor diye sormadan edemiyorum.
Türkiye'ye biçilen yeni rol, NATO adına Rusya'yla kapışmak olabilir.
Ukrayna, Kırım ve Suriye'de Rusya karşısında büyük yenilgi yaşayan ABD ve NATO, bu coğrafyanın iki kadim devleti olan Türkiye ile Rusya'yı uzun sürecek bir çatışmanın içine sürükleyerek bir taşla iki kuş vurma niyetinde.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Orhan Dede / diğer yazıları
- DEM Parti’ye mağdur rolü mü biçildi? / 05.11.2024
- Bin tane Öcalan’ın çağrısı terörü bitirir mi? / 29.10.2024
- Türkiye’nin refleksleri yok edildi / 24.10.2024
- Vatikan çok üzüldü… / 22.10.2024
- Bir savcı çok şeyi değiştirir / 20.10.2024
- Kaç Erdoğan var? / 19.10.2024
- Kürecik’teki üs İsrail’in hizmetinde / 18.10.2024
- Neçirvan Barzani neden geldi? / 17.10.2024
- Bu Numan helak olur! / 14.10.2024
- Lübnan iç savaşa doğru itiliyor / 12.10.2024
- Bin tane Öcalan’ın çağrısı terörü bitirir mi? / 29.10.2024
- Türkiye’nin refleksleri yok edildi / 24.10.2024
- Vatikan çok üzüldü… / 22.10.2024
- Bir savcı çok şeyi değiştirir / 20.10.2024
- Kaç Erdoğan var? / 19.10.2024
- Kürecik’teki üs İsrail’in hizmetinde / 18.10.2024
- Neçirvan Barzani neden geldi? / 17.10.2024
- Bu Numan helak olur! / 14.10.2024
- Lübnan iç savaşa doğru itiliyor / 12.10.2024