'Pazar sohbeti; Afetler' seslendirme dosyası:
Maddi afetlerle çokça hemhal olduğumuz bir zaman dilimindeyiz. Sel, yangın, deprem, virüs, çekirge, karınca istilaları vs. hemen her gün yaşadığımız veya duyduğumuz bir gerçekler.
Bu afetlerden herkes bir şekilde etkileniyor. İmkanı olanlar tedbirlerini alıyor. Olmayanlar ise kaygı içinde nefes alıp-veriyor.
Oysa günümüzde maddi afetlerden daha çok manevi afetleri yaşıyoruz. Öyle ki bu afetler, belalar, fitneler tek, tek gelseler yine iyi! Ama topluca geliyorlar.
İlginç olan ise Müslümanların maddi afetlere karşı gösterdiği tepkiyi, korkuyu ve de kendini güvene alma gayretini, tedbirleri manevi afetler noktasında hemen hemen hiç göstermemesidir.
Afetler, belalar, fitneler dedik. Nedir onlar? Hepsini Kuran ve Peygamberimiz (s.a.a.v) haber verdi. Dahası ne yapacağımızı da beyan etti, kurtuluş yolunu gösterdi.
"Salih amellere yapışınız. Gecenin zifiri karanlık parçaları gibi fitneler zuhur edecektir. Kişi, mü'min olarak sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacak; mü'min olarak akşamlayacak kâfir olarak sabaha çıkacaktır. Müslüman geçinenler dinlerini beş paralık dünya menfaati karşılığında satacaklardır" (Müslim, İman 186, (118); Tirmizi, Fiten 30, 33, (2205); Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262).
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mescitler, binerli binerli gruplar halinde insanlarla, hatta daha çok sayıda cemaatle dolup taşacak; lakin içlerinden tek bir mü'min çıkmayacaktır (Gümüşhanevî, Ramuz, 2/3742).
Farzların terkedilmesi en büyük afetlerdendir. Gizli şirkte en büyük afetlerdendir.
Faiz beladır, Zina beladır. Müslüman katletmek beladır. Zulüm beladır, Kul hakkına, devlet malına el uzatmak beladır. Yahudi ve Hıristiyanlara benzemek, onlarla birlikte olup, Müslümanlara namlu çevirmek beladır. Haksızlık karşısında susmak beladır. Bu belalara bırak taraf olmayı sessiz kalmakta beladır.
Helalin haram, haramın helal sayıldığı, farzların tartışıldığı, helal kazanç mantığı yerine kazanda nasıl kazanırsan kazan mantığının yerleştiği bir zaman dilimindeyiz.
Ve de her Müslümanın gücü nispetinde sorumlu olduğu, 'iyiliği emir, kötülükten men' görevinden vazgeçildiği, bananeciliğin karakter olduğu günlerdeyiz.
Allah'a hamd olsun ki, bizler çok nasipli insanlarız. Çünkü bizler bu fitne, küfür, şirk deryasından korunduk. Bir el adeta bizi tuttu ve o bataklığa düşmemize engel oldu. Prof. Dr. Haydar Baş'ın eliydi.
Bize, insan dedi, iman dedi, ahlak dedi, amel dedi, zikir, dedi. Hak ile olun, haklı olun, Hakk'a emanet olun dedi ve dediklerinin hikmetlerini tek tek fiili ve sözlü olarak anlattı.
Şimdi bizler, Baş hocamızdan öğrendiklerimize daha sıkı bir şekilde sarılmak, hayata geçirmek ve de anlatmakla memur ve mükellefiz.
Onun için kendimizi sıkı bir denetime tabi tutmamız gerektiğini düşünüyorum.
İlk olarak kendimizle barışık mıyız? Aynada gördüğünüz cisimle aranız nasıl? 'Nefsini bilen Rabbini bilir' hakikatini hepimizin malumu. Biz, kendimizi tanıyor muyuz? Bu soruların cevabını netleştirmemiz lazım.
Baş Hocamızın sorularını hatırlıyor muyuz? Ey insan, Nereden geldin, nasıl geldin, niçin geldin, ne yapıyorsun ve nereye gideceksin?
Bu sorulara doğru cevap vermek için ilk önce nefsimizi bileceğiz ve nefsimizde vahdeti yani birliği sağlayacağız.
Baş hocamız bir eserinde şöyle diyordu; "İnsanın, vahdete evvela kendi iç dünyasında kavuşması lazımdır. Kendi içinde kavgalı olanın, dış tabiatında faydalı olması mümkün değildir. İnsanın önce kendi, kendi ile uyumlu olması lazımdır. Bu da kendinde inancı hâkim kılmasıyla mümkündür…"
"İnsan, ne sadece bağımsız ve ne de sebepler önünde esirdir. O, külli irade hudutlarını zorlama gücünü kendinde bulamayan ama cüzi iradesiyle müspet ve menfi olaylar karşısında tercih hakkı olan bir varlıktır. Ve insanın Allah'a (c.c) itaati ihtiyaridir." (Veda Hut. İnsan Hak. sh:59)
Geldiğimiz yer belli. Ne yaptığımızda ortada. Nereye gideceğimiz de malum. İddiamız ise 'ben, Allah (c.c) ile olmak, Allah'a yürümek şeklinde.
Peki, yürüyebilir miyiz? Cevabı Baş hocamızdan aktarayım;
"Allah'a yürümek istiyorsun. Doğru! Güzel! Peki, nerede yürüyeceksin? Kalp caddesinde… O'nu, şu veya bu caddeden gidip bulamazsın. Kalpten gidip, bulacaksın.
Niye? İnsan, o ibadetle, o zikirle Allah'a yürüyor. Allah'a yürüdükçe O'na yaklaşıyor. Allah ile konuşuyor, sohbet ediyor, arkadaş oluyor. Bizim için mutlak örnek olan Allah'ın Sevgilisi ve Ehl–i Beyt'in hayatına baktığımızda bu halin zirvesini müşahede ediyoruz.
Kısaca, mutlu ve huzurlu bir dünya hayatının elde edilmesi ve ahiretin kazanılması, zikir ve ibadetle mutmain olmuş kalpten geçer. Allah bu konuda hepimizi muvaffak eylesin."
Kendimizi tartacağız. Sonra Rabbimiz ile ilişkilerimizi gözden geçireceğiz.
Peygamberimiz ve Ehl-i Beyt'i ile olan diyalogumuza bakacağız.
Bize, Allah'a giden yolu gösteren, çağıran, Peygamberimizi ve Ehl-i Beyt'ini öğreten, Onları nasıl seveceğimizi bizzat gösteren Baş hocamızla ne kadar hem-hal olabiliyoruz? Ve bize emanet bıraktığı bu değerleri ne kadar sahip çıkabiliyoruz? Bunları nefislerimizde sorgulayacağız.
Allah affeder!
Muhakkak ki, Yüce Allah (c.c) kerimdir, affedicidir ve affetmeyi sever. Rahmetinin % 99'unu ahirete ayırmıştır.
Günümüzde Müslümanlar, Allah'ın (c.c) affediciliğini çok iyi biliyor ama kimleri affedeceği konusunda hiç meraklanmıyor. Ben, affedilecek kullar arasında mıyım, sorgusunu hiç yapmıyor.
Bu mantık Hristiyan mantığıdır, misyonerlerin ektiği zehirli tohumlardır. Kafana göre yaşa, istediğini yap, et, Allah, beni affeder.
Allah (c.c) ile aldanmak budur ve bunu sana yaptıran şeytandır.
Bakın Yüce Allah Fatır Suresi 5. Ayette ne buyuruyor; "Sakın ha dünya hayat sizi aldatmasın ve sakın şeytan sizi, Allah'ın affına güvendirerek kandırmasın."
Rabbim, nefsimizi, neslimizi manevi afetlerden korusun…
Bu afetlerden herkes bir şekilde etkileniyor. İmkanı olanlar tedbirlerini alıyor. Olmayanlar ise kaygı içinde nefes alıp-veriyor.
Oysa günümüzde maddi afetlerden daha çok manevi afetleri yaşıyoruz. Öyle ki bu afetler, belalar, fitneler tek, tek gelseler yine iyi! Ama topluca geliyorlar.
İlginç olan ise Müslümanların maddi afetlere karşı gösterdiği tepkiyi, korkuyu ve de kendini güvene alma gayretini, tedbirleri manevi afetler noktasında hemen hemen hiç göstermemesidir.
Afetler, belalar, fitneler dedik. Nedir onlar? Hepsini Kuran ve Peygamberimiz (s.a.a.v) haber verdi. Dahası ne yapacağımızı da beyan etti, kurtuluş yolunu gösterdi.
"Salih amellere yapışınız. Gecenin zifiri karanlık parçaları gibi fitneler zuhur edecektir. Kişi, mü'min olarak sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacak; mü'min olarak akşamlayacak kâfir olarak sabaha çıkacaktır. Müslüman geçinenler dinlerini beş paralık dünya menfaati karşılığında satacaklardır" (Müslim, İman 186, (118); Tirmizi, Fiten 30, 33, (2205); Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262).
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mescitler, binerli binerli gruplar halinde insanlarla, hatta daha çok sayıda cemaatle dolup taşacak; lakin içlerinden tek bir mü'min çıkmayacaktır (Gümüşhanevî, Ramuz, 2/3742).
Farzların terkedilmesi en büyük afetlerdendir. Gizli şirkte en büyük afetlerdendir.
Faiz beladır, Zina beladır. Müslüman katletmek beladır. Zulüm beladır, Kul hakkına, devlet malına el uzatmak beladır. Yahudi ve Hıristiyanlara benzemek, onlarla birlikte olup, Müslümanlara namlu çevirmek beladır. Haksızlık karşısında susmak beladır. Bu belalara bırak taraf olmayı sessiz kalmakta beladır.
Helalin haram, haramın helal sayıldığı, farzların tartışıldığı, helal kazanç mantığı yerine kazanda nasıl kazanırsan kazan mantığının yerleştiği bir zaman dilimindeyiz.
Ve de her Müslümanın gücü nispetinde sorumlu olduğu, 'iyiliği emir, kötülükten men' görevinden vazgeçildiği, bananeciliğin karakter olduğu günlerdeyiz.
Allah'a hamd olsun ki, bizler çok nasipli insanlarız. Çünkü bizler bu fitne, küfür, şirk deryasından korunduk. Bir el adeta bizi tuttu ve o bataklığa düşmemize engel oldu. Prof. Dr. Haydar Baş'ın eliydi.
Bize, insan dedi, iman dedi, ahlak dedi, amel dedi, zikir, dedi. Hak ile olun, haklı olun, Hakk'a emanet olun dedi ve dediklerinin hikmetlerini tek tek fiili ve sözlü olarak anlattı.
Şimdi bizler, Baş hocamızdan öğrendiklerimize daha sıkı bir şekilde sarılmak, hayata geçirmek ve de anlatmakla memur ve mükellefiz.
Onun için kendimizi sıkı bir denetime tabi tutmamız gerektiğini düşünüyorum.
İlk olarak kendimizle barışık mıyız? Aynada gördüğünüz cisimle aranız nasıl? 'Nefsini bilen Rabbini bilir' hakikatini hepimizin malumu. Biz, kendimizi tanıyor muyuz? Bu soruların cevabını netleştirmemiz lazım.
Baş Hocamızın sorularını hatırlıyor muyuz? Ey insan, Nereden geldin, nasıl geldin, niçin geldin, ne yapıyorsun ve nereye gideceksin?
Bu sorulara doğru cevap vermek için ilk önce nefsimizi bileceğiz ve nefsimizde vahdeti yani birliği sağlayacağız.
Baş hocamız bir eserinde şöyle diyordu; "İnsanın, vahdete evvela kendi iç dünyasında kavuşması lazımdır. Kendi içinde kavgalı olanın, dış tabiatında faydalı olması mümkün değildir. İnsanın önce kendi, kendi ile uyumlu olması lazımdır. Bu da kendinde inancı hâkim kılmasıyla mümkündür…"
"İnsan, ne sadece bağımsız ve ne de sebepler önünde esirdir. O, külli irade hudutlarını zorlama gücünü kendinde bulamayan ama cüzi iradesiyle müspet ve menfi olaylar karşısında tercih hakkı olan bir varlıktır. Ve insanın Allah'a (c.c) itaati ihtiyaridir." (Veda Hut. İnsan Hak. sh:59)
Geldiğimiz yer belli. Ne yaptığımızda ortada. Nereye gideceğimiz de malum. İddiamız ise 'ben, Allah (c.c) ile olmak, Allah'a yürümek şeklinde.
Peki, yürüyebilir miyiz? Cevabı Baş hocamızdan aktarayım;
"Allah'a yürümek istiyorsun. Doğru! Güzel! Peki, nerede yürüyeceksin? Kalp caddesinde… O'nu, şu veya bu caddeden gidip bulamazsın. Kalpten gidip, bulacaksın.
Niye? İnsan, o ibadetle, o zikirle Allah'a yürüyor. Allah'a yürüdükçe O'na yaklaşıyor. Allah ile konuşuyor, sohbet ediyor, arkadaş oluyor. Bizim için mutlak örnek olan Allah'ın Sevgilisi ve Ehl–i Beyt'in hayatına baktığımızda bu halin zirvesini müşahede ediyoruz.
Kısaca, mutlu ve huzurlu bir dünya hayatının elde edilmesi ve ahiretin kazanılması, zikir ve ibadetle mutmain olmuş kalpten geçer. Allah bu konuda hepimizi muvaffak eylesin."
Kendimizi tartacağız. Sonra Rabbimiz ile ilişkilerimizi gözden geçireceğiz.
Peygamberimiz ve Ehl-i Beyt'i ile olan diyalogumuza bakacağız.
Bize, Allah'a giden yolu gösteren, çağıran, Peygamberimizi ve Ehl-i Beyt'ini öğreten, Onları nasıl seveceğimizi bizzat gösteren Baş hocamızla ne kadar hem-hal olabiliyoruz? Ve bize emanet bıraktığı bu değerleri ne kadar sahip çıkabiliyoruz? Bunları nefislerimizde sorgulayacağız.
Allah affeder!
Muhakkak ki, Yüce Allah (c.c) kerimdir, affedicidir ve affetmeyi sever. Rahmetinin % 99'unu ahirete ayırmıştır.
Günümüzde Müslümanlar, Allah'ın (c.c) affediciliğini çok iyi biliyor ama kimleri affedeceği konusunda hiç meraklanmıyor. Ben, affedilecek kullar arasında mıyım, sorgusunu hiç yapmıyor.
Bu mantık Hristiyan mantığıdır, misyonerlerin ektiği zehirli tohumlardır. Kafana göre yaşa, istediğini yap, et, Allah, beni affeder.
Allah (c.c) ile aldanmak budur ve bunu sana yaptıran şeytandır.
Bakın Yüce Allah Fatır Suresi 5. Ayette ne buyuruyor; "Sakın ha dünya hayat sizi aldatmasın ve sakın şeytan sizi, Allah'ın affına güvendirerek kandırmasın."
Rabbim, nefsimizi, neslimizi manevi afetlerden korusun…
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Akın Aydın / diğer yazıları
- Erdoğan’ın ‘Filistin’ nöbeti / 03.04.2025
- İktidar sanki hiç sandık gelmeyecekmiş gibi hareket ediyor / 01.04.2025
- İslam dünyasında bayram! / 31.03.2025
- ‘Cebrail dua etti, bende amin dedim’ / 30.03.2025
- Boykot, tehdit ve umut / 29.03.2025
- Atatürk’ün annesi gibi Erdoğan’ın annesi de annemizdir / 28.03.2025
- 3 Mayıs Türkçülük 4 Mayıs PKK ile kucaklaşma günü! / 27.03.2025
- Kadir gecesi için hazırladım / 26.03.2025
- Biz ne yaşıyoruz böyle? / 24.03.2025
- Bu ülkede zor olan Türk olmakmış! / 23.03.2025
- İktidar sanki hiç sandık gelmeyecekmiş gibi hareket ediyor / 01.04.2025
- İslam dünyasında bayram! / 31.03.2025
- ‘Cebrail dua etti, bende amin dedim’ / 30.03.2025
- Boykot, tehdit ve umut / 29.03.2025
- Atatürk’ün annesi gibi Erdoğan’ın annesi de annemizdir / 28.03.2025
- 3 Mayıs Türkçülük 4 Mayıs PKK ile kucaklaşma günü! / 27.03.2025
- Kadir gecesi için hazırladım / 26.03.2025
- Biz ne yaşıyoruz böyle? / 24.03.2025
- Bu ülkede zor olan Türk olmakmış! / 23.03.2025