Kur’an’da en çok ismi geçen peygamberlerden biri de Hz. Musa’dır. Firavuna karşı mücadelesi ve İsrailoğullarını Firavunun elinden kurtarışı, ardından bu milletin Hz. Musa’ya açık ihanetleri birçok ayette anlatılır.
Bizzat Allah-u Teala geçmiş ümmetlerin, milletlerin kıssalarını (hikayelerini) örnek almamız, onların düştükleri sapıklığa, alçaklığa düşmememiz için Kur’an’da anlattığını beyan ediyor.
Mısır medeniyeti ve Firavun’a dönersek; Firavun bir isim değil. Nasıl diyelim? Bir rütbe. Kral, sultan, başkan, başbakan vs. gibi. O ülkenin hükümdarlarına verilen isim. Yani firavun bir tane değil. Bir sürü…
Bugünkülerden tek farkı (haşa) ilahlık iddialarında bulunmaları idi. Bu iddia da direk bir ilahlık değil, tanrı Horus’un! yeryüzündeki imgesi ve güneş tanrısı Ra’nın! oğlu olarak da kabul ediliyordu.
Bu ilahlık iddiası da araştırabildiğim kadarıyla dönem dönemdi. Mesela Hz. Yusuf zamanında böyle bir iddia yok ama Hz. Musa döneminde en şiddetli şekilde bir ilahlık iddiası var.
Bu firavunlar (aynen bugün olduğu gibi) halkı avuç içine alabilmek ve kendi üstünlüklerini kabul ettirebilmek için birçok yola başvurmuşlar. Büyük yapılar, askerin tam itaat pozisyonuna geçmesi, etrafını birinci derece yakın ve güvenilir akrabalarıyla donatmaları, bilginleri kontrol ve emir altına almaları ve o zamanın medyası olan sihirbazları gibi. Hep diyoruz ya, dünyada değişen sadece isimler ve insan isimleri. Mücadele hep aynı; Hak-Batıl mücadelesi.
Batılın kullandığı simgelerde hep aynı; mal, makam, şehvet, dünya sevgisi vs. gibi.
Bugünlerde de aynı beklentileri olan zevatlar, bakın o günlerde de zamanın iktidarından; Hakk’a karşı durmak, Hakk’ı örtmek için neler talep etmişler;
“Sihirbazlar gelince Firavun’a şöyle demişlerdi: “Eğer galip gelenler biz olursak, bize bir ücret var mı?” Firavun ise demişti ki: “Evet. Ayrıca, galip gelirseniz gözdelerden olursunuz.” (Şuara 41, 42)
Firavunlar yalnız kendilerini sapıklığa sürüklememiş, tebaasını da, yani ona destek verenleri, onun icraatlarını, duruşunu hoş görenleri de aynı sapıklığa ve azaba götürmüştür.
“Firavun kavmini sapıklığa sevk etmiş, doğru yolu göstermemişti.” (Ta-Ha 79)
Alemlerin Rabbi olan Allah-u Teala, Peygamberleri vasıtasıyla, Kitapları ile, veli kulları ile kendini her daim tanıtmış, doğru yolu göstermiştir. Bunun yanında çeşitli bela ve musibetlerle de bizleri uyarmıştır.
Çünkü âlem, Allah-u Teala’dan gafil değildir. Gafil olduğumuz şeytanın ve nefsin hileleridir. Hatta Abdülkadir Geylani Hazretleri; “Belalar kula Allah’ın kapısını çalmayı öğretir” diyerek belanın da aslında bir nimet olduğunu, Hakk’a ulaşmaya bir vesile, sebep olduğuna dikkat çekmiştir. Yok, sen bela geldiğinde Hakk’ın değil de, gidip AB’nin, ABD’nin, NATO’nun kapısını çalarsan ben ne diyeyim…
İşte zamanın firavununa ve halkına da Allah-u Teala benzer işaretler göndermişti.
“Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar.” (Araf 130)
Elmalı tefsirinde bu ayeti ve devam eden ayetleri şöyle izah ediyor;
“… Bundan dolayıdır ki, nimet bolluğu ve refah içinde yaşayan ve kendi üstünde hiçbir kuvvet ve kudret tanımayan, tanımak istemeyen, Hakk’a karşı savaş açmak isteyen mağrur bir kavmin iktisadi hayatına vurulan bu gibi semavi darbeler, henüz cürümlerinin cezası olmamakla beraber, kendilerine hadlerini ve durumlarını bildiren ve bu hallerine devam ettikleri takdirde aday oldukları akıbeti ihtar eden birer ilâhî uyarı olduğunu ve bunları başlarına getiren Allah Teâlâ’nın, kendilerini her zaman için mahvetmeye gücü yeten bir mutlak hakim bulunduğunu ve bundan dolayı ilâhî emirlere karşı direnmekten ve inat etmekten sakınmak gerektiğini ilan eden fiilî ayetler, tabii alâmetlerdir…
…Bir toplum için ekonomik hayatın sarsıntıya uğraması veya kaybolması, bir helâk işareti veya başlangıcıdır. Genelde üretim yolunda olduğu zaman, ferdî anlamdaki sıkıntıların giderilmesine çare bulunabilirse de, bütün iktisadi hayatın şartlarının bozulması, bütünüyle toplumun felaketine sebep olabilir. İktisadın şartları ise iki esasta toplanır: Allah’ın yaratılıştan verdiği zenginlikler ile o zenginlikleri işleyip değerlendirecek insanların ahlâkı. İnsanların ahlâkının bozulması, yaratılıştan gelen feyiz ve bereketin kesilmesine sebep olabilir. Yaratılıştan gelen feyiz ve bereketlerin kesilmesi ise bütünün helâki demek olur…”
Bizzat Allah-u Teala geçmiş ümmetlerin, milletlerin kıssalarını (hikayelerini) örnek almamız, onların düştükleri sapıklığa, alçaklığa düşmememiz için Kur’an’da anlattığını beyan ediyor.
Mısır medeniyeti ve Firavun’a dönersek; Firavun bir isim değil. Nasıl diyelim? Bir rütbe. Kral, sultan, başkan, başbakan vs. gibi. O ülkenin hükümdarlarına verilen isim. Yani firavun bir tane değil. Bir sürü…
Bugünkülerden tek farkı (haşa) ilahlık iddialarında bulunmaları idi. Bu iddia da direk bir ilahlık değil, tanrı Horus’un! yeryüzündeki imgesi ve güneş tanrısı Ra’nın! oğlu olarak da kabul ediliyordu.
Bu ilahlık iddiası da araştırabildiğim kadarıyla dönem dönemdi. Mesela Hz. Yusuf zamanında böyle bir iddia yok ama Hz. Musa döneminde en şiddetli şekilde bir ilahlık iddiası var.
Bu firavunlar (aynen bugün olduğu gibi) halkı avuç içine alabilmek ve kendi üstünlüklerini kabul ettirebilmek için birçok yola başvurmuşlar. Büyük yapılar, askerin tam itaat pozisyonuna geçmesi, etrafını birinci derece yakın ve güvenilir akrabalarıyla donatmaları, bilginleri kontrol ve emir altına almaları ve o zamanın medyası olan sihirbazları gibi. Hep diyoruz ya, dünyada değişen sadece isimler ve insan isimleri. Mücadele hep aynı; Hak-Batıl mücadelesi.
Batılın kullandığı simgelerde hep aynı; mal, makam, şehvet, dünya sevgisi vs. gibi.
Bugünlerde de aynı beklentileri olan zevatlar, bakın o günlerde de zamanın iktidarından; Hakk’a karşı durmak, Hakk’ı örtmek için neler talep etmişler;
“Sihirbazlar gelince Firavun’a şöyle demişlerdi: “Eğer galip gelenler biz olursak, bize bir ücret var mı?” Firavun ise demişti ki: “Evet. Ayrıca, galip gelirseniz gözdelerden olursunuz.” (Şuara 41, 42)
Firavunlar yalnız kendilerini sapıklığa sürüklememiş, tebaasını da, yani ona destek verenleri, onun icraatlarını, duruşunu hoş görenleri de aynı sapıklığa ve azaba götürmüştür.
“Firavun kavmini sapıklığa sevk etmiş, doğru yolu göstermemişti.” (Ta-Ha 79)
Alemlerin Rabbi olan Allah-u Teala, Peygamberleri vasıtasıyla, Kitapları ile, veli kulları ile kendini her daim tanıtmış, doğru yolu göstermiştir. Bunun yanında çeşitli bela ve musibetlerle de bizleri uyarmıştır.
Çünkü âlem, Allah-u Teala’dan gafil değildir. Gafil olduğumuz şeytanın ve nefsin hileleridir. Hatta Abdülkadir Geylani Hazretleri; “Belalar kula Allah’ın kapısını çalmayı öğretir” diyerek belanın da aslında bir nimet olduğunu, Hakk’a ulaşmaya bir vesile, sebep olduğuna dikkat çekmiştir. Yok, sen bela geldiğinde Hakk’ın değil de, gidip AB’nin, ABD’nin, NATO’nun kapısını çalarsan ben ne diyeyim…
İşte zamanın firavununa ve halkına da Allah-u Teala benzer işaretler göndermişti.
“Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar.” (Araf 130)
Elmalı tefsirinde bu ayeti ve devam eden ayetleri şöyle izah ediyor;
“… Bundan dolayıdır ki, nimet bolluğu ve refah içinde yaşayan ve kendi üstünde hiçbir kuvvet ve kudret tanımayan, tanımak istemeyen, Hakk’a karşı savaş açmak isteyen mağrur bir kavmin iktisadi hayatına vurulan bu gibi semavi darbeler, henüz cürümlerinin cezası olmamakla beraber, kendilerine hadlerini ve durumlarını bildiren ve bu hallerine devam ettikleri takdirde aday oldukları akıbeti ihtar eden birer ilâhî uyarı olduğunu ve bunları başlarına getiren Allah Teâlâ’nın, kendilerini her zaman için mahvetmeye gücü yeten bir mutlak hakim bulunduğunu ve bundan dolayı ilâhî emirlere karşı direnmekten ve inat etmekten sakınmak gerektiğini ilan eden fiilî ayetler, tabii alâmetlerdir…
…Bir toplum için ekonomik hayatın sarsıntıya uğraması veya kaybolması, bir helâk işareti veya başlangıcıdır. Genelde üretim yolunda olduğu zaman, ferdî anlamdaki sıkıntıların giderilmesine çare bulunabilirse de, bütün iktisadi hayatın şartlarının bozulması, bütünüyle toplumun felaketine sebep olabilir. İktisadın şartları ise iki esasta toplanır: Allah’ın yaratılıştan verdiği zenginlikler ile o zenginlikleri işleyip değerlendirecek insanların ahlâkı. İnsanların ahlâkının bozulması, yaratılıştan gelen feyiz ve bereketin kesilmesine sebep olabilir. Yaratılıştan gelen feyiz ve bereketlerin kesilmesi ise bütünün helâki demek olur…”
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Akın Aydın / diğer yazıları
- Sayın Erdoğan’ın nefretten doğan AB aşkı -2- / 06.04.2025
- Sayın Erdoğan’ın nefretten doğan AB aşkı -1- / 05.04.2025
- Boykotun babasını yaptılar, yapıyorlar / 04.04.2025
- Erdoğan’ın ‘Filistin’ nöbeti / 03.04.2025
- İktidar sanki hiç sandık gelmeyecekmiş gibi hareket ediyor / 01.04.2025
- İslam dünyasında bayram! / 31.03.2025
- ‘Cebrail dua etti, bende amin dedim’ / 30.03.2025
- Boykot, tehdit ve umut / 29.03.2025
- Atatürk’ün annesi gibi Erdoğan’ın annesi de annemizdir / 28.03.2025
- 3 Mayıs Türkçülük 4 Mayıs PKK ile kucaklaşma günü! / 27.03.2025
- Sayın Erdoğan’ın nefretten doğan AB aşkı -1- / 05.04.2025
- Boykotun babasını yaptılar, yapıyorlar / 04.04.2025
- Erdoğan’ın ‘Filistin’ nöbeti / 03.04.2025
- İktidar sanki hiç sandık gelmeyecekmiş gibi hareket ediyor / 01.04.2025
- İslam dünyasında bayram! / 31.03.2025
- ‘Cebrail dua etti, bende amin dedim’ / 30.03.2025
- Boykot, tehdit ve umut / 29.03.2025
- Atatürk’ün annesi gibi Erdoğan’ın annesi de annemizdir / 28.03.2025
- 3 Mayıs Türkçülük 4 Mayıs PKK ile kucaklaşma günü! / 27.03.2025