Yazıya başlamadan evvel değerli okurlarımızdan, geçtiğimiz hafta bayram münasebetiyle yazmaya fırsat bulamadığımdan özür diliyor ve geçmiş bayramlarını kutluyorum. Ben de birçok insan gibi bayramda memleketime gittim. Bizim oralar biraz yağmur sevdiği ve biz de biraz hazırlıksız yakalandığımız için nasibimizi aldık.
Trabzonlu olmama ve sık sık memleket ziyareti yapmama rağmen bir eksiğim vardı o da diğer Karadeniz illerini gezmemek. Bu bayram diğerlerinden farklı olarak sadece ilk günümü memleketim olan Trabzon'da geçirerek ikinci gün birkaç arkadaşımla başka bir Karadeniz iline seyahate çıktım: Ordu'ya?
Toplamda 19 kazası bulunan Ordu, ülkemizin en kalabalık otuzuncu şehri ve nüfusu 700 bin'in üstünde. Doğal güzellikleri insanı hayrete düşürecek kadar fazla olan bu şehir maalesef turizm ve hizmet yönünden çok zayıf.
Boztepe'ye çıkan teleferikler dışında neredeyse hiçbir turistik mekâna doğrudan ulaşım yok. Nedenini anlayamadığım şekilde insanlar tipik Karadenizli değil. Trabzon'a kıyasla biraz daha yumuşak karakterliler.
Ülkemizin en büyük fındık üreticisi olan kentin ana geçim kaynağı tarım ve hayvancılık. Kâğıt ve çimento sanayii çok az miktarda olsa da var. Anlayacağınız milletin karnı aç. Ülkemizde tarım ve hayvancılıkla uğraşan vatandaşın özellikle son 15 yılda çektiği sıkıntılar ortada. Malumunuz AB'nin bizden istediği tarım insanını azaltma politikasının bir sonucu olarak giderek ölen tarım her yerde olduğu gibi Ordu'da da insanları yormakta.
Bayram sırasında orada bulunduğumuz için insanların kurban kesip kesemediğini gözlemleme fırsatı da buldum. Sonuç tahmin ettiğiniz gibi: Hüsran.
"Okullar açılacak, nasıl keselim" diyor esnaf. İnsanlar "refah" kelimesinin anlamını yitirmiş durumda hem kurban kesmek hem okul alışverişi yapmak hem de tatile gitmek onlar için bir hayal bile değil.
Maalesef?
Hâlbuki milleti refaha ulaştıracak bir model var. İnsanlardan gizlenmeye çalışılan, üstü kapatılmaya çalışılan bir model bu. Fakat bu modeli saklamaya çalışanların farkında olmadıkları bir şey var: Güneş balçıkla sıvanmaz.
İşte size bir örnek?
İlk akşamın sonunda kaldığımız pansiyona gitmek için bindiğimiz takside, vatandaşın durumunu anlamak için birkaç soru sormak istedim yaşı 60'ı geçmiş taksici amcaya.
Ne sorsam çok kötü diyor. "Onu da batırdılar, bunu da mahvettiler evlat" diyor. Tam "Peki çözüm ne?" diye soracakken başlıyor anlatmaya 'Sosyal Devlet Milli Devlet' projelerini.
O anlatmaya başlayınca ben de sordum hemen sen bu kadar bilgiyi nerden aldın diye. "Bir gazete var, onu okumaya başladığımdan beri gözüm açıldı" dedi. Ben anladım tabii durumu. Zaten bir insan hem ilkokul mezunu olup hem de kitap gibi ekonomi anlatıyorsa okuduğu gazete Yeni Mesaj'dır.
Kendimizi tanıtınca bir "helal olsun size" aldık taksici amcadan, ancak farkında olduğumuz bir şey vardı: Biz yapılması gerekeni yapıyor. Söylenmesi gerekeni söylüyoruz. Yaptığımız ekstra bir şey yok. Eğer bir insan doğruyu dinleyip, anlıyorsa zaten onun yanında olması bir görevdir. Allah bu millete Prof. Dr. Haydar Baş'ı, MEM'i, Sosyal Devlet Milli Devlet'i görebilmeyi ve anlayabilmeyi nasip etsin.
Son olarak tanıştığımız başka bir insanı anlatıp toparlayayım. Bana kalırsa bu kişi, insanımızın hala kendine gelebileceğinin bir örneği. Turnasuyu köyü ilköğretim okulu görevlisi İlhami abi.
Bahsettiğim gibi doğal güzelliklere toplu ulaşım imkânı yok. Turnasuyu köyünün üstü de adeta cennet ama rakım nereden baksanız 700-800. Anlayacağınız bizim o yüksekliğe yürüyerek çıkıp vadiyi gezme şansımız yoktu. Tabi İlhami abiyle tanışıp yardım isteyince Anadolu insanının karşılıksız iyilik yapma huyunun bir demine vurduk. Aldı bizi kendi aracıyla gezdirdi hep oraları İlhami abi. Karşılığında da, "Vatana millete hayırlı evlat olun bana yeter" dedi. Kim olduğumuzu ve kimin arkasında yol aldığımızı anlatınca ise çok mutlu oldu ve gururlandı.
Türk milleti tarihin gördüğü en yüce millet olup zamanın her diliminde hakkı bulma maharetini göstermiştir. Yani her an uyanma potansiyeli vardır. Yapılması gereken tek şey "Türk milleti ayağa kalk!" diye bağıran Prof. Dr. Haydar Baş'a kulak vermektir.
Trabzonlu olmama ve sık sık memleket ziyareti yapmama rağmen bir eksiğim vardı o da diğer Karadeniz illerini gezmemek. Bu bayram diğerlerinden farklı olarak sadece ilk günümü memleketim olan Trabzon'da geçirerek ikinci gün birkaç arkadaşımla başka bir Karadeniz iline seyahate çıktım: Ordu'ya?
Toplamda 19 kazası bulunan Ordu, ülkemizin en kalabalık otuzuncu şehri ve nüfusu 700 bin'in üstünde. Doğal güzellikleri insanı hayrete düşürecek kadar fazla olan bu şehir maalesef turizm ve hizmet yönünden çok zayıf.
Boztepe'ye çıkan teleferikler dışında neredeyse hiçbir turistik mekâna doğrudan ulaşım yok. Nedenini anlayamadığım şekilde insanlar tipik Karadenizli değil. Trabzon'a kıyasla biraz daha yumuşak karakterliler.
Ülkemizin en büyük fındık üreticisi olan kentin ana geçim kaynağı tarım ve hayvancılık. Kâğıt ve çimento sanayii çok az miktarda olsa da var. Anlayacağınız milletin karnı aç. Ülkemizde tarım ve hayvancılıkla uğraşan vatandaşın özellikle son 15 yılda çektiği sıkıntılar ortada. Malumunuz AB'nin bizden istediği tarım insanını azaltma politikasının bir sonucu olarak giderek ölen tarım her yerde olduğu gibi Ordu'da da insanları yormakta.
Bayram sırasında orada bulunduğumuz için insanların kurban kesip kesemediğini gözlemleme fırsatı da buldum. Sonuç tahmin ettiğiniz gibi: Hüsran.
"Okullar açılacak, nasıl keselim" diyor esnaf. İnsanlar "refah" kelimesinin anlamını yitirmiş durumda hem kurban kesmek hem okul alışverişi yapmak hem de tatile gitmek onlar için bir hayal bile değil.
Maalesef?
Hâlbuki milleti refaha ulaştıracak bir model var. İnsanlardan gizlenmeye çalışılan, üstü kapatılmaya çalışılan bir model bu. Fakat bu modeli saklamaya çalışanların farkında olmadıkları bir şey var: Güneş balçıkla sıvanmaz.
İşte size bir örnek?
İlk akşamın sonunda kaldığımız pansiyona gitmek için bindiğimiz takside, vatandaşın durumunu anlamak için birkaç soru sormak istedim yaşı 60'ı geçmiş taksici amcaya.
Ne sorsam çok kötü diyor. "Onu da batırdılar, bunu da mahvettiler evlat" diyor. Tam "Peki çözüm ne?" diye soracakken başlıyor anlatmaya 'Sosyal Devlet Milli Devlet' projelerini.
O anlatmaya başlayınca ben de sordum hemen sen bu kadar bilgiyi nerden aldın diye. "Bir gazete var, onu okumaya başladığımdan beri gözüm açıldı" dedi. Ben anladım tabii durumu. Zaten bir insan hem ilkokul mezunu olup hem de kitap gibi ekonomi anlatıyorsa okuduğu gazete Yeni Mesaj'dır.
Kendimizi tanıtınca bir "helal olsun size" aldık taksici amcadan, ancak farkında olduğumuz bir şey vardı: Biz yapılması gerekeni yapıyor. Söylenmesi gerekeni söylüyoruz. Yaptığımız ekstra bir şey yok. Eğer bir insan doğruyu dinleyip, anlıyorsa zaten onun yanında olması bir görevdir. Allah bu millete Prof. Dr. Haydar Baş'ı, MEM'i, Sosyal Devlet Milli Devlet'i görebilmeyi ve anlayabilmeyi nasip etsin.
Son olarak tanıştığımız başka bir insanı anlatıp toparlayayım. Bana kalırsa bu kişi, insanımızın hala kendine gelebileceğinin bir örneği. Turnasuyu köyü ilköğretim okulu görevlisi İlhami abi.
Bahsettiğim gibi doğal güzelliklere toplu ulaşım imkânı yok. Turnasuyu köyünün üstü de adeta cennet ama rakım nereden baksanız 700-800. Anlayacağınız bizim o yüksekliğe yürüyerek çıkıp vadiyi gezme şansımız yoktu. Tabi İlhami abiyle tanışıp yardım isteyince Anadolu insanının karşılıksız iyilik yapma huyunun bir demine vurduk. Aldı bizi kendi aracıyla gezdirdi hep oraları İlhami abi. Karşılığında da, "Vatana millete hayırlı evlat olun bana yeter" dedi. Kim olduğumuzu ve kimin arkasında yol aldığımızı anlatınca ise çok mutlu oldu ve gururlandı.
Türk milleti tarihin gördüğü en yüce millet olup zamanın her diliminde hakkı bulma maharetini göstermiştir. Yani her an uyanma potansiyeli vardır. Yapılması gereken tek şey "Türk milleti ayağa kalk!" diye bağıran Prof. Dr. Haydar Baş'a kulak vermektir.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Ali Haydar Bektaş / diğer yazıları
- Süleymani’nin ardından / 10.01.2020
- Sorunların çözümü / 28.12.2019
- Atatürk ilkeleri ve MEM / 15.10.2019
- Hukukçu enflasyonu / 02.07.2019
- Güzel günler / 20.04.2019
- Çileli günler / 18.04.2019
- Bir salonda Türkiye / 02.03.2019
- Bir müzik dehası / 27.01.2019
- İfade özgürlüğü üzerine / 24.11.2018
- Can sıkıcı bir yazı / 21.10.2018
- Sorunların çözümü / 28.12.2019
- Atatürk ilkeleri ve MEM / 15.10.2019
- Hukukçu enflasyonu / 02.07.2019
- Güzel günler / 20.04.2019
- Çileli günler / 18.04.2019
- Bir salonda Türkiye / 02.03.2019
- Bir müzik dehası / 27.01.2019
- İfade özgürlüğü üzerine / 24.11.2018
- Can sıkıcı bir yazı / 21.10.2018