Her yıl başında, bir önceki yılı değerlendirmek, yeni yıldaki beklentileri ve öngörüleri sıralamak gelenekleşti. Bu, güzel bir gelenektir. Ancak, değerlendirmeler doğru, beklentiler ve öngörüler sağlam verilere dayandırılmalıdır. İtiraf etmeliyiz ki, ülkemizde bunu yapanlar çok azdır. Çoğu kişiler, bu geleneği fırsat bilerek, akı kara, karayı ak göstermeye çalışıyorlar.
Maalesef, 2004 yılında da aynısı yapıldı. Birçok politikacı, ekonomist, köşe yazarı ve işadamı, 2003 yılının başarılı geçtiğini, 2004'ün ise 2003'ten daha iyi olacağını ısrarla savunuyor. Söylenenlere ve yazılanlara bakınca, bu kişilerin, iyilikten neyi anladığı hemen göze çarpar. Bu kişilere göre borsa, döviz ve faizde bir dalgalanma yoksa ekonomi iyidir.
İşsizlik almış başını gitmiş, gelir dağılımı bozuldukça bozulmuş, halkın çoğunluğu aç ve açıkta kalmış, bu beylerin umurunda değil. Nüfusumuzun yüzde 17.8'i uluslar arası standartlara göre açlık sınırında yaşıyor. Yoksul tanımına giren vatandaşlarımızı sayısı ise 26 milyon. Böyle bir ülkede "ekonomi 2003'te iyi idi, 2004'te daha iyi olacak" demek için bir insanın iki gözü kör, iki kulağı sağır olmalıdır. Gözü ve kulağı sağlam birisi bunu diyorsa, inanın, onun hastalığı başka.
"Ekonomi iyidir, iyiye gidiyor" diyenlere soralım: "2004'te devalüasyon, daha açıkçası bir kriz tehlikesi var mı, yok mu?". Hükümet dahil, bunu kimse garanti edemiyor. Mesela,TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, 2004 yılının 2003'ten daha iyi olacağını söylüyor, fakat ekonomik argümanları kullanmıyor. İşte söyledikleri: "2004 yılında AB ile ilgili önemli adımlar atılması, atılmış adımların da uygulamaya geçirilmesi gerekiyor. Kıbrıs gibi 30 senedir çözülemeyen bir sorunun çözülmesinin, Türkiye'nin AB'den gün alması için çok önemli bir katkıda bulunacağına inanıyorum". Tuncay Özilhan'a göre ekonominin, dolayısıyla Türkiye'nin iyiliği, bu gelişmelere bağlı. Bundan dolayı Tuncay Özilhan, 2004 yılındaki endişelerini de şöyle dile getiriyor: " Çözülemeyen bir Kıbrıs sorunu ve bunun neticesinde AB'den herhangi bir tarih alamamak".
Anlaşılan o ki, ekonomide dış politika belirleyici olmaktadır. Sahi, "ekonomiyi politikadan ayıralım" diye çırpınan bu zevat değil miydi? Şimdi ne oldu ki, politikadan ayrılan ekonomiyi, dış politika ile bağlantılı bir şekilde değerlendiriyorlar? Evet, ekonomiyi politikadan ayırdılar. Bir başka deyişle, ekonomiyi, halkın temsilcilerinin elinden aldılar, dış güçlere bağladılar. Türkiye'de krizin dövize, döviz girişinin de dış politikaya bağlı olduğunu, herhalde sadece bu para babaları bilmiyor. Bu gerçek cümlenin malumu. Yapılan bir araştırma 1950 yılından bu yana yaşanan mali krizlerin döviz açığı ile ilişkisini ortaya koymuştur. Her büyük döviz açığından sonra bir kriz patlak vermiştir. Bugün döviz açığı var, fakat kriz olmuyor. Çünkü bu açık sıcak para ile kapatılıyor. Sıcak para bir emirle piyasadan çekildiğinde kriz kapımızdadır. Bu ne zaman olur? Bunu kim, neye göre belirler? İşte anlamlı ve düğüm çözücü sorular bunlardır.
Yine soralım: "2004'te istihdam imkanı artacak mı?". Artmayacak, zira büyüme olmayacaktır. Bunu yalnız biz değil, "2004 geçen yıldan daha iyi olacak" diyenlerden biri olan Dünya Gazetesi köşe yazarlarından Tevfik Güngör de söylüyor: Tevfik Güngör diyor ki: "Banka sistemi, her zaman daha yüksek faiz verdiği için reel ekonomiye değil, Hazine'ye kredi veriyor. Hazine'ye verilen krediler, reel ekonomiye verilen kredilerin iki katı. Bu durum 2004 yılında büyük ölçüde değişmeyecek. Banka sistemi yatırımı ve üretimi kredileyemez ise ekonomi büyümez".
Tevfik Güngör de Tuncay Özilhan gibi sözü dış politikaya getiriyor ve şöyle devam ediyor: " 2004 yılında önemli siyasi gelişmelerin ekonomiyi olumsuz etkileme tehlikesi var. Avrupa Birliği tarafından tam üyelik için Türkiye'ye tarih verilmemesi, iyimser bekleyişlerin tersine dönmesine ve hırçınlığa neden olabilir. Kıbrıs konusunda çözümün gecikmesi ve çözüme ilişkin istenmeyen şartların ortaya atılması, içeride ve dışarıda hükümetin ilişkilerini bozabilir".
Görüldüğü gibi, "ekonomi iyidir, daha da iyi olacak" diyenler de, tersinden ekonominin iyi olmadığını itiraf ediyorlar. Kıbrıs'ı vermemize bağlı bir iyilik, iyilik olabilir mi? Aynı kişiler, 57. Hükümet döneminde de aynı pembe tabloları çiziyorlardı. Ne zaman ki kriz patlak verdi, "eyvah, meğer ekonomi iyi değilmiş" demeye başladılar. Bu milletin, o günleri unuttuğunu zannediyorlar. Halbuki millet, hiçbir şeyi unutmadı. Hükümetin gidişini de, bu gidişe iyi diyenleri de ibretle, biraz da istihza ile seyrediyor.
Maalesef, 2004 yılında da aynısı yapıldı. Birçok politikacı, ekonomist, köşe yazarı ve işadamı, 2003 yılının başarılı geçtiğini, 2004'ün ise 2003'ten daha iyi olacağını ısrarla savunuyor. Söylenenlere ve yazılanlara bakınca, bu kişilerin, iyilikten neyi anladığı hemen göze çarpar. Bu kişilere göre borsa, döviz ve faizde bir dalgalanma yoksa ekonomi iyidir.
İşsizlik almış başını gitmiş, gelir dağılımı bozuldukça bozulmuş, halkın çoğunluğu aç ve açıkta kalmış, bu beylerin umurunda değil. Nüfusumuzun yüzde 17.8'i uluslar arası standartlara göre açlık sınırında yaşıyor. Yoksul tanımına giren vatandaşlarımızı sayısı ise 26 milyon. Böyle bir ülkede "ekonomi 2003'te iyi idi, 2004'te daha iyi olacak" demek için bir insanın iki gözü kör, iki kulağı sağır olmalıdır. Gözü ve kulağı sağlam birisi bunu diyorsa, inanın, onun hastalığı başka.
"Ekonomi iyidir, iyiye gidiyor" diyenlere soralım: "2004'te devalüasyon, daha açıkçası bir kriz tehlikesi var mı, yok mu?". Hükümet dahil, bunu kimse garanti edemiyor. Mesela,TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, 2004 yılının 2003'ten daha iyi olacağını söylüyor, fakat ekonomik argümanları kullanmıyor. İşte söyledikleri: "2004 yılında AB ile ilgili önemli adımlar atılması, atılmış adımların da uygulamaya geçirilmesi gerekiyor. Kıbrıs gibi 30 senedir çözülemeyen bir sorunun çözülmesinin, Türkiye'nin AB'den gün alması için çok önemli bir katkıda bulunacağına inanıyorum". Tuncay Özilhan'a göre ekonominin, dolayısıyla Türkiye'nin iyiliği, bu gelişmelere bağlı. Bundan dolayı Tuncay Özilhan, 2004 yılındaki endişelerini de şöyle dile getiriyor: " Çözülemeyen bir Kıbrıs sorunu ve bunun neticesinde AB'den herhangi bir tarih alamamak".
Anlaşılan o ki, ekonomide dış politika belirleyici olmaktadır. Sahi, "ekonomiyi politikadan ayıralım" diye çırpınan bu zevat değil miydi? Şimdi ne oldu ki, politikadan ayrılan ekonomiyi, dış politika ile bağlantılı bir şekilde değerlendiriyorlar? Evet, ekonomiyi politikadan ayırdılar. Bir başka deyişle, ekonomiyi, halkın temsilcilerinin elinden aldılar, dış güçlere bağladılar. Türkiye'de krizin dövize, döviz girişinin de dış politikaya bağlı olduğunu, herhalde sadece bu para babaları bilmiyor. Bu gerçek cümlenin malumu. Yapılan bir araştırma 1950 yılından bu yana yaşanan mali krizlerin döviz açığı ile ilişkisini ortaya koymuştur. Her büyük döviz açığından sonra bir kriz patlak vermiştir. Bugün döviz açığı var, fakat kriz olmuyor. Çünkü bu açık sıcak para ile kapatılıyor. Sıcak para bir emirle piyasadan çekildiğinde kriz kapımızdadır. Bu ne zaman olur? Bunu kim, neye göre belirler? İşte anlamlı ve düğüm çözücü sorular bunlardır.
Yine soralım: "2004'te istihdam imkanı artacak mı?". Artmayacak, zira büyüme olmayacaktır. Bunu yalnız biz değil, "2004 geçen yıldan daha iyi olacak" diyenlerden biri olan Dünya Gazetesi köşe yazarlarından Tevfik Güngör de söylüyor: Tevfik Güngör diyor ki: "Banka sistemi, her zaman daha yüksek faiz verdiği için reel ekonomiye değil, Hazine'ye kredi veriyor. Hazine'ye verilen krediler, reel ekonomiye verilen kredilerin iki katı. Bu durum 2004 yılında büyük ölçüde değişmeyecek. Banka sistemi yatırımı ve üretimi kredileyemez ise ekonomi büyümez".
Tevfik Güngör de Tuncay Özilhan gibi sözü dış politikaya getiriyor ve şöyle devam ediyor: " 2004 yılında önemli siyasi gelişmelerin ekonomiyi olumsuz etkileme tehlikesi var. Avrupa Birliği tarafından tam üyelik için Türkiye'ye tarih verilmemesi, iyimser bekleyişlerin tersine dönmesine ve hırçınlığa neden olabilir. Kıbrıs konusunda çözümün gecikmesi ve çözüme ilişkin istenmeyen şartların ortaya atılması, içeride ve dışarıda hükümetin ilişkilerini bozabilir".
Görüldüğü gibi, "ekonomi iyidir, daha da iyi olacak" diyenler de, tersinden ekonominin iyi olmadığını itiraf ediyorlar. Kıbrıs'ı vermemize bağlı bir iyilik, iyilik olabilir mi? Aynı kişiler, 57. Hükümet döneminde de aynı pembe tabloları çiziyorlardı. Ne zaman ki kriz patlak verdi, "eyvah, meğer ekonomi iyi değilmiş" demeye başladılar. Bu milletin, o günleri unuttuğunu zannediyorlar. Halbuki millet, hiçbir şeyi unutmadı. Hükümetin gidişini de, bu gidişe iyi diyenleri de ibretle, biraz da istihza ile seyrediyor.
M. Hilmi Yıldırım / diğer yazıları
- İnsan hakları ve ihlâlleri / 01.02.2019
- Sömürü ve şahsiyetli insan / 21.01.2019
- Ekonomik kararlar ve insan davranışları / 09.01.2019
- Medeniyetlerin etkileşimi / 20.12.2018
- Ekonomide bitmeyen tartışma / 12.12.2018
- İletişim çağında iletişimsizlik / 22.11.2018
- Öngörülerdeki isabetsizlikler / 09.11.2018
- Küresel ekonomi ve ülke ekonomileri / 22.10.2018
- Adaletsiz ekonomi / 11.10.2018
- Ekonomide milli strateji / 18.09.2018
- Sömürü ve şahsiyetli insan / 21.01.2019
- Ekonomik kararlar ve insan davranışları / 09.01.2019
- Medeniyetlerin etkileşimi / 20.12.2018
- Ekonomide bitmeyen tartışma / 12.12.2018
- İletişim çağında iletişimsizlik / 22.11.2018
- Öngörülerdeki isabetsizlikler / 09.11.2018
- Küresel ekonomi ve ülke ekonomileri / 22.10.2018
- Adaletsiz ekonomi / 11.10.2018
- Ekonomide milli strateji / 18.09.2018




























































