Dünden bugüne Müslümanların en büyük zaafı, handikabı haksızlık karşısında susması, hakkı itiraf edememesidir. Bu öyle bir zaaftır ki, kişiyi zulme ortaklığa, batılı savunuculuğa kadar götürür. Hatta iman dairesinin dışına bile iter.
Tabi haksızlık kavramını iyi anlamak lazımdır. En basit manada kendine yapılmasını istemediğin veya kendi başına gelmesinin istemediğin her şeydir. Asıl manada ise Allah'ın (c.c.) hukukunun ihlali, Peygamber (s.a.v.) çizgisine muhalif olan her şeydir.
Müslüman'ım, mü'minim iddiasındaki her kişinin, Allah-u Teâlâ ile bir anlaşması vardır. Bu anlaşma Tövbe Suresi 111. ayetle sabittir; mü'minler canlarını, mallarını cennet karşılığında Allah'a (c.c.) satmışlardır.
Bu anlaşmaya binaen Allah'ın hukuku söz konusu olduğu yerde karşısında kim olursa olsun, kaybedeceği ne olursa olsun mü'min korkmaz, çekinmez, çekilmez.
Korkar, çekinir, susarsa ne olur?
Cevabı Peygamber Efendimiz çok net vermiştir; "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır."
İmam Ali'nin (a.s.); "Haksızlık önünde eğilmeyiniz, çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz." vurgusu ise bir anlık korkunun, susuşun bedelinin ne kadar büyük bir fatura çıkardığını gösteriyor.
Günümüz Müslümanları da korkuyor. Malını kaybetmekten korkuyor, işlerinin sekteye uğramasından korkuyor, işten atılmaktan korkuyor, ruhsatsız evinin yıkılmasından korkuyor, nefsanî zevklerinin sınırlandırılmasından korkuyor, senelerce uğraşıp geldiği mevkileri kaybetmekten korkuyor.
Bu dünyevi korkular onun kimliğini kaybetmesine, itikadında kara delikler oluşmasına, amelleri unutmasına veya yaptığı amellerin karşılığının sadece yorgunluk olarak hanesine yazılmasına sebep oluyor.
Oysa iman ehli, söz konusu İslam itikadı olunca, karşısında kim olursa olsun, nasıl bir tehdit yöneltilirse yöneltilsin susamaz. Güçlü diye, kuvvetli diye kimseden korkmaz.
Bu duruşu ise ancak sözde değil el ile dil ile icraat ile gönül ile Ehl-i Beyt yolunda olanlar gösterebilir. Çünkü onlar, Peygamber Torunlarının (hak imamların) zalim sultanlar karşısındaki duruşlarını bilir, o duruşları kendilerine karakter edinirler.
İşte imam Cafer (a.s.)
Halife Mansur, İmam Cafer'e (a.s.) karşı esnek bir yaklaşımı esas aldı. Onun faaliyetlerinden istifade etmenin amacını güttü. İmam Cafer'e (a.s.) şöyle yazdı; "Niçin diğer insanların etrafımızı sardığı gibi sende, bizi sarmıyorsun?" (yanımda olmuyorsun, desteklemiyorsun)
İmam Cafer (a.s.) ise ona şu karşılığı vermiştir;
"Senden korkmamızı gerektirecek bir dünyalığımız olmadığı gibi, sana umut besleyebileceğimiz bir maneviyat ve dindarlık görmüyoruz sende. Ne gelip seni kutlayacağımız bir nimet içindesin, ne de kendini, gelip sana teselli vermemizi gerektirecek bir musibet içinde görmektesin. Bu durumda neden seni ziyaret edelim ki?"
Mansur mektuptaki kınamayı ört bas etmek için "Gelip bizi nasihatte bulun" dedi. İmam şu cevabı verdi;
"Dünyayı seven sana nasihat etmez. Ahireti düşünende sana gelmez."
Bunun üzerine Mansur şöyle demiştir; "Hiç şüphesiz o, bu sözleri ile benim için dünyayı isteyeni, ahireti isteyenden ayırt etti. O kuşkusuz ahireti isteyenlerdendir." (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Cafer eseri sh: 172)
Bazı tanıdık ve arkadaşlar diyor ki, "Neden böyle yazıyorsun, neden böyle konuşuyorsunuz? Başınıza bir iş gelmesinden korkmuyor musunuz?"
Niye korkalım ki! Bizler, Allah-u Teâlâ ile bir anlaşma yaptık. Resulüne iman ettik. İmam Ali'ye biat ettik. Ehl-i Beyt'ini sevmek ve onlar ile beraber olmak için söz verdik. Bunun teminatı olarak da canımızı, malımızı ortaya koyduk. Haliyle kaybedecek bir şeyimiz yok. Korkumuz da yok.
Tabi haksızlık kavramını iyi anlamak lazımdır. En basit manada kendine yapılmasını istemediğin veya kendi başına gelmesinin istemediğin her şeydir. Asıl manada ise Allah'ın (c.c.) hukukunun ihlali, Peygamber (s.a.v.) çizgisine muhalif olan her şeydir.
Müslüman'ım, mü'minim iddiasındaki her kişinin, Allah-u Teâlâ ile bir anlaşması vardır. Bu anlaşma Tövbe Suresi 111. ayetle sabittir; mü'minler canlarını, mallarını cennet karşılığında Allah'a (c.c.) satmışlardır.
Bu anlaşmaya binaen Allah'ın hukuku söz konusu olduğu yerde karşısında kim olursa olsun, kaybedeceği ne olursa olsun mü'min korkmaz, çekinmez, çekilmez.
Korkar, çekinir, susarsa ne olur?
Cevabı Peygamber Efendimiz çok net vermiştir; "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır."
İmam Ali'nin (a.s.); "Haksızlık önünde eğilmeyiniz, çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz." vurgusu ise bir anlık korkunun, susuşun bedelinin ne kadar büyük bir fatura çıkardığını gösteriyor.
Günümüz Müslümanları da korkuyor. Malını kaybetmekten korkuyor, işlerinin sekteye uğramasından korkuyor, işten atılmaktan korkuyor, ruhsatsız evinin yıkılmasından korkuyor, nefsanî zevklerinin sınırlandırılmasından korkuyor, senelerce uğraşıp geldiği mevkileri kaybetmekten korkuyor.
Bu dünyevi korkular onun kimliğini kaybetmesine, itikadında kara delikler oluşmasına, amelleri unutmasına veya yaptığı amellerin karşılığının sadece yorgunluk olarak hanesine yazılmasına sebep oluyor.
Oysa iman ehli, söz konusu İslam itikadı olunca, karşısında kim olursa olsun, nasıl bir tehdit yöneltilirse yöneltilsin susamaz. Güçlü diye, kuvvetli diye kimseden korkmaz.
Bu duruşu ise ancak sözde değil el ile dil ile icraat ile gönül ile Ehl-i Beyt yolunda olanlar gösterebilir. Çünkü onlar, Peygamber Torunlarının (hak imamların) zalim sultanlar karşısındaki duruşlarını bilir, o duruşları kendilerine karakter edinirler.
İşte imam Cafer (a.s.)
Halife Mansur, İmam Cafer'e (a.s.) karşı esnek bir yaklaşımı esas aldı. Onun faaliyetlerinden istifade etmenin amacını güttü. İmam Cafer'e (a.s.) şöyle yazdı; "Niçin diğer insanların etrafımızı sardığı gibi sende, bizi sarmıyorsun?" (yanımda olmuyorsun, desteklemiyorsun)
İmam Cafer (a.s.) ise ona şu karşılığı vermiştir;
"Senden korkmamızı gerektirecek bir dünyalığımız olmadığı gibi, sana umut besleyebileceğimiz bir maneviyat ve dindarlık görmüyoruz sende. Ne gelip seni kutlayacağımız bir nimet içindesin, ne de kendini, gelip sana teselli vermemizi gerektirecek bir musibet içinde görmektesin. Bu durumda neden seni ziyaret edelim ki?"
Mansur mektuptaki kınamayı ört bas etmek için "Gelip bizi nasihatte bulun" dedi. İmam şu cevabı verdi;
"Dünyayı seven sana nasihat etmez. Ahireti düşünende sana gelmez."
Bunun üzerine Mansur şöyle demiştir; "Hiç şüphesiz o, bu sözleri ile benim için dünyayı isteyeni, ahireti isteyenden ayırt etti. O kuşkusuz ahireti isteyenlerdendir." (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Cafer eseri sh: 172)
Bazı tanıdık ve arkadaşlar diyor ki, "Neden böyle yazıyorsun, neden böyle konuşuyorsunuz? Başınıza bir iş gelmesinden korkmuyor musunuz?"
Niye korkalım ki! Bizler, Allah-u Teâlâ ile bir anlaşma yaptık. Resulüne iman ettik. İmam Ali'ye biat ettik. Ehl-i Beyt'ini sevmek ve onlar ile beraber olmak için söz verdik. Bunun teminatı olarak da canımızı, malımızı ortaya koyduk. Haliyle kaybedecek bir şeyimiz yok. Korkumuz da yok.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Akın Aydın / diğer yazıları
- Sayın Erdoğan’ın nefretten doğan AB aşkı -2- / 06.04.2025
- Sayın Erdoğan’ın nefretten doğan AB aşkı -1- / 05.04.2025
- Boykotun babasını yaptılar, yapıyorlar / 04.04.2025
- Erdoğan’ın ‘Filistin’ nöbeti / 03.04.2025
- İktidar sanki hiç sandık gelmeyecekmiş gibi hareket ediyor / 01.04.2025
- İslam dünyasında bayram! / 31.03.2025
- ‘Cebrail dua etti, bende amin dedim’ / 30.03.2025
- Boykot, tehdit ve umut / 29.03.2025
- Atatürk’ün annesi gibi Erdoğan’ın annesi de annemizdir / 28.03.2025
- 3 Mayıs Türkçülük 4 Mayıs PKK ile kucaklaşma günü! / 27.03.2025
- Sayın Erdoğan’ın nefretten doğan AB aşkı -1- / 05.04.2025
- Boykotun babasını yaptılar, yapıyorlar / 04.04.2025
- Erdoğan’ın ‘Filistin’ nöbeti / 03.04.2025
- İktidar sanki hiç sandık gelmeyecekmiş gibi hareket ediyor / 01.04.2025
- İslam dünyasında bayram! / 31.03.2025
- ‘Cebrail dua etti, bende amin dedim’ / 30.03.2025
- Boykot, tehdit ve umut / 29.03.2025
- Atatürk’ün annesi gibi Erdoğan’ın annesi de annemizdir / 28.03.2025
- 3 Mayıs Türkçülük 4 Mayıs PKK ile kucaklaşma günü! / 27.03.2025