Bana göre devlet adamlarının din adamlarına soğuk bakması olası değildi. Bir din adamı asla kötü niyetli olamazdı, olmamalıydı. Hele hocalık makamında bulunan bir kimsenin hain olması hiç ama hiç akla uygun gelmiyordu.
Bu çelişki kafamda soru işareti olarak hep varlığını sürdürdü.
Ne zamanki sohbetlere katılmaya başladım, sövme edebiyatı kayboldu da yerine Hallac-ı Mansur, Mevlana ve Yunus Emre gibi mana sultanlarının yüceliklerini konuşmak, onların erdemlerini sohbet konusu yapmak geldi. Bu din büyüklerinin muhabbeti bizi sardı sarmaladı da, zevk ufuklarına götürdü.
Gayemiz, hatadan dönmek, yanlışlarımızı düzeltmek, eksikliklerimizi tamamlamak, kendimizi adam etmek. İşe yarar adam olmaktı. Kısaca nefsimizi terbiye edecek işlerle meşgul oluyorduk. Ve de hayatımızı kazanmaya çalışıyorduk tabii ki. Hem kendimizin, hem de milletimizin ihtiyacına yönelik hizmetlerle okullar hastaneler basın yayın vs yıllar geldi geçti.
Bir gün televizyonda Muharrem Bayraktar ile sohbet ederken bir yazılı bildiriden bahsetti. Okumak için istedim, o da verdi. Okudum hayretler içinde kaldım.
Bildiri Kurtuluş Savaşı yıllarında kaleme alınmıştı.
Anadolu ecnebilerin işgali altındaydı. İşgal devriyeleri kol gezmekteydi. Yakıp yıkmakta, kırıp dökmekteydiler. Ölüm, hırsızlık ve tecavüzler ayyuka çıkmıştı.
Bu vahim durumdaki Anadolu insanı bir medet medrese hocalarına koşmuş ve fikirlerini sormuşlardı. İlginçtir fikir birliği yoktur ve bu günkü gibi farklı görüşler vardı.
Sütçü İmam, Rıfat Börekçi Efendi ve Ahmet Hulusi Efendi gibi hamiyet sahibi kimseler, “İşgalciler def edilmeli, ne pahasına olursa olsun bağımsızlık kazanılmalıdır. İstiklal-i tam” demiştiler.
Bunlar gibi düşünmeyip farklı düşünen medrese hocaları da düşüncelerini türlü yollarla millete ulaştırıyor idiler. Söz konusu bildiri farklı düşünen bu grup tarafından kaleme alınmış, 16 Eylül 1919’da İstanbul’da İkdam adındaki gazetede yayınlanmıştı. Bildiriyi yazanlar bir gurup medrese hocalarıydı. Ve bu hocalar da çok meşhur isimlerdi. Kurdukları cemiyetin ilk adı Cemiyet-i Müderrisin (Medrese Hocaları Cemiyeti) idi. İtibarları yerlere serilince Teal-i İslam (İslam’ı yükseltme) olarak değiştirdiler.
Bildiri şöyle başlıyordu:“Ey Anadolu’nun muhterem ve masum ahalisi Teal-i İslam Cemiyetinin iş bu beyannamesini nazırını dikkatle ehemmiyetle okuyunuz. Şimdi niye tekrar gücümüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğimiz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet etmekten ve istila olunmayan bakiye-i memleketimizi de istila ettirmekten başka bir faidesi olmayacak surette mecnunane hareketlere kalkışıyor ve biz ide eskisi gibi boşu boşuna kırdırıyorsunuz...” (Mustafa Sabri, İskilipli Atıf, Said-i Kürdi)
Mondros Mütarekesini kast ediyor ve Kuvay-i Milliyecilere sitem ediyorlar.
Düşmanı kızdırmayalım, gazaplandırmayalım diyorlar. Bildirinin devamında menfaatimize olmaz” ifadesi var
Kim diyor bu ifadeleri okuyorsun sayın okuyucu “medrese hocası”ymışlar.
Bir kısım devlet adamlarının bazı hocalara soğuk bakmasının sebebini anladım oracıkta.
Bugün de aynı kafada ki sürüyle hain işbirlikçi aramızda dolaşıyor. Televizyon ekranlarına tünemiş baykuşlar durmaksızın benzer şeyler söylüyorlar.
Milli kahramanları anma ve saygı toplantılarını düzenleyen Prof. Dr. Haydar Baş ise Sütçü İmam gibi soylu insanların ve adı bilinen bilinmeyen nice kahramanın dediğini söyledi, söylüyor: “Tam Bağımsız Türkiye.”
Prof. Dr. Haydar Baş’la olmak ne güzel.
Bu çelişki kafamda soru işareti olarak hep varlığını sürdürdü.
Ne zamanki sohbetlere katılmaya başladım, sövme edebiyatı kayboldu da yerine Hallac-ı Mansur, Mevlana ve Yunus Emre gibi mana sultanlarının yüceliklerini konuşmak, onların erdemlerini sohbet konusu yapmak geldi. Bu din büyüklerinin muhabbeti bizi sardı sarmaladı da, zevk ufuklarına götürdü.
Gayemiz, hatadan dönmek, yanlışlarımızı düzeltmek, eksikliklerimizi tamamlamak, kendimizi adam etmek. İşe yarar adam olmaktı. Kısaca nefsimizi terbiye edecek işlerle meşgul oluyorduk. Ve de hayatımızı kazanmaya çalışıyorduk tabii ki. Hem kendimizin, hem de milletimizin ihtiyacına yönelik hizmetlerle okullar hastaneler basın yayın vs yıllar geldi geçti.
Bir gün televizyonda Muharrem Bayraktar ile sohbet ederken bir yazılı bildiriden bahsetti. Okumak için istedim, o da verdi. Okudum hayretler içinde kaldım.
Bildiri Kurtuluş Savaşı yıllarında kaleme alınmıştı.
Anadolu ecnebilerin işgali altındaydı. İşgal devriyeleri kol gezmekteydi. Yakıp yıkmakta, kırıp dökmekteydiler. Ölüm, hırsızlık ve tecavüzler ayyuka çıkmıştı.
Bu vahim durumdaki Anadolu insanı bir medet medrese hocalarına koşmuş ve fikirlerini sormuşlardı. İlginçtir fikir birliği yoktur ve bu günkü gibi farklı görüşler vardı.
Sütçü İmam, Rıfat Börekçi Efendi ve Ahmet Hulusi Efendi gibi hamiyet sahibi kimseler, “İşgalciler def edilmeli, ne pahasına olursa olsun bağımsızlık kazanılmalıdır. İstiklal-i tam” demiştiler.
Bunlar gibi düşünmeyip farklı düşünen medrese hocaları da düşüncelerini türlü yollarla millete ulaştırıyor idiler. Söz konusu bildiri farklı düşünen bu grup tarafından kaleme alınmış, 16 Eylül 1919’da İstanbul’da İkdam adındaki gazetede yayınlanmıştı. Bildiriyi yazanlar bir gurup medrese hocalarıydı. Ve bu hocalar da çok meşhur isimlerdi. Kurdukları cemiyetin ilk adı Cemiyet-i Müderrisin (Medrese Hocaları Cemiyeti) idi. İtibarları yerlere serilince Teal-i İslam (İslam’ı yükseltme) olarak değiştirdiler.
Bildiri şöyle başlıyordu:“Ey Anadolu’nun muhterem ve masum ahalisi Teal-i İslam Cemiyetinin iş bu beyannamesini nazırını dikkatle ehemmiyetle okuyunuz. Şimdi niye tekrar gücümüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğimiz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet etmekten ve istila olunmayan bakiye-i memleketimizi de istila ettirmekten başka bir faidesi olmayacak surette mecnunane hareketlere kalkışıyor ve biz ide eskisi gibi boşu boşuna kırdırıyorsunuz...” (Mustafa Sabri, İskilipli Atıf, Said-i Kürdi)
Mondros Mütarekesini kast ediyor ve Kuvay-i Milliyecilere sitem ediyorlar.
Düşmanı kızdırmayalım, gazaplandırmayalım diyorlar. Bildirinin devamında menfaatimize olmaz” ifadesi var
Kim diyor bu ifadeleri okuyorsun sayın okuyucu “medrese hocası”ymışlar.
Bir kısım devlet adamlarının bazı hocalara soğuk bakmasının sebebini anladım oracıkta.
Bugün de aynı kafada ki sürüyle hain işbirlikçi aramızda dolaşıyor. Televizyon ekranlarına tünemiş baykuşlar durmaksızın benzer şeyler söylüyorlar.
Milli kahramanları anma ve saygı toplantılarını düzenleyen Prof. Dr. Haydar Baş ise Sütçü İmam gibi soylu insanların ve adı bilinen bilinmeyen nice kahramanın dediğini söyledi, söylüyor: “Tam Bağımsız Türkiye.”
Prof. Dr. Haydar Baş’la olmak ne güzel.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
YeniMesaj / diğer yazıları
- Gaflette ısrar / 24.01.2015
- 'Namaz kılan kimse felaha ermiştir' / 10.11.2014
- Saftan Başbakan olur mu? / 06.03.2014
- Ulusal devlet üzerine / 03.03.2014
- Anne sütü / 08.02.2014
- Minik cerrahlar / 20.01.2014
- Doğal yaşam / 13.01.2014
- Basit ve sade / 12.05.2013
- Faiz sarmalı / 24.03.2013
- Topraklarımız elimizden alınıyor / 20.03.2013
- 'Namaz kılan kimse felaha ermiştir' / 10.11.2014
- Saftan Başbakan olur mu? / 06.03.2014
- Ulusal devlet üzerine / 03.03.2014
- Anne sütü / 08.02.2014
- Minik cerrahlar / 20.01.2014
- Doğal yaşam / 13.01.2014
- Basit ve sade / 12.05.2013
- Faiz sarmalı / 24.03.2013
- Topraklarımız elimizden alınıyor / 20.03.2013