Yüce milletimiz, içinde barındırdığı tüm unsurları ile bir ve beraber olarak varlığını sürdürmektedir. Atalarımız, tarihin çeşitli dönemlerinde büyük badireler atlatmış ve büyük musibetler ile baş etmişlerdir. ‘Kurtuluş Savaşı’ da aziz milletimizin canına, malına ve namusuna uzanan eli kırmasının ve ülkesini kurtarmasının bir örneğidir.
Ne yazık ki milletimiz bu gün çok daha büyük tehlikeler ile karşı karşıyadır. Çünkü askeri bir yenilginin yaraları bir süre içinde sarılabilir, ancak toplumun bünyesini, maddi ve manevi varlığını tehdit eden etkilerin izalesi her zaman mümkün olmayabilir.
Bu gün maddi ve manevi varlığımız türlü tehlikeler altındadır.
Canlı bir organizmanın bağışıklık sistemi gibi toplumsal bünyenin de bağışıklık sistemi vardır. Bağışıklık sistemi güçlü bir toplumda, toplumsal hastalıklar yaygın olamaz. Ancak bağışıklık sistemi zarar görür ise millet ve devlet zayıflar.
Türk milleti, muhterem hocamız Prof. Dr. Haydar Baş’ın devamlı vurguladığı gibi İslam’ı Ehli Beyt’ten öğrenmiş, evliyaullahın nefesi ile hayat bulmuş, ariflerin elinde yetişmiştir. İslam ve Kur’an onun diline, yaşantısına, örfüne-adetine, oturmasına -kalkmasına, su içmesine, yemek yemesine, komşuluk ve akrabalık ilişkilerine sinmiştir. Onu nezih bir hale getirmiştir.
Bu hususları biz söyleyince bir kısım insanlar hamaset yaptığımızı iddia edilebilir. Macar Türkolog Bela Horvath 1913 yılında Türkiye’yi köy köy gezmiş ve bir eser yazmıştır. Eserinde “Bir Türk ile ticaret yapıyorsan korkma. O senin hakkını senden iyi korur. Tartıyı tam tartar, paranın üstünü tam verir. Nazik bir millet; herkes ‘bendeniz, zati aliniz’ şeklinde konuşuyor. Esnaf sükunet içinde müşterisini bekliyor. Pazar yerlerinde bağırıp çağırmaya rastlayamazsınız” diyor. Yine pek çok Türkologun, oryantalistin, gezginin ve tarihçinin eserleri ya da hükümetlerine verdikleri raporları okuduğumuzda; Türk milletini sağlıklı ve güçlü kılan unsurlara dikkat çektiklerini görüyorsunuz.
Bunlardan özellikle iki tanesi çok önem arz ediyor. Birincisi; Türk milleti askeri ile bir olabilmiş bir millettir. Askeriyeyi ‘Peygamber Ocağı’ bilir. Asker ile içli dışlıdır. Hatta Prof. Dr. Haydar Baş’ın ifadesi ile ‘Asakirullah’ rütbesine ermiştir.
İkicisi; yöneten ile yönetilen arasında, yoksul ile varsıl arasında uçurum olmamasıdır.
Yukarıda saydığımız unsurlar ve daha sayamadığımız pek çok haslet Türk milletinin sosyal bünyesinin bağışıklık sistemini oluşturulmuştur.
O nedenle toplumsal hastalıklar bu bünyede hayat bulamamış, kolay yayılamamıştır. Pek çok badire ve çileye rağmen ayakta kalmak mümkün olmuştur.
Türk milletinin tarih sahnesinde bir daha lider olarak yer almasını istemeyen güçler, bu bağışıklık sistemini hedefe oturtmuş ve sistematik ve kademeli bir yöntem ile hasletlerimizi zedelemeye başlamıştır.
Maddi varlık da bir milletin gücü ve hayatiyetinin bağımsız olarak devamı için zaruridir. Uzun yıllar maddi zenginliklerimizi tam olarak hayata geçirmemizi engellemişler ve neticede maddi zenginliğimizi büyük ölçüde yabancıların ele geçmesi sağlanmıştır.
Türk milletinin maddi ve manevi varlığına karşı bu topyekûn saldırıya bir kısım insanlar kısmen karşı çıksa da tehlikeyi tam olarak gören, doğru bir şekilde analiz eden ve buna karşı etkili şekilde mücadele veren tek bir lider çıkmıştır. O da Prof. Dr. Haydar Baştır.
Ancak toplumun algıları ile oynadığı ve toplumun ölçüleri dejenere edildiği için gerçek ile yalan karışmış, hak ile batıl yer değiştirmiştir. ‘Doğru söyleyen tekzip edilmiş, yalan söyleyen doğru kabul edilmiş ve ehil olmayan yöneticiler iş başına getirilmiştir.’
Hak ve doğrunun mücadelesini verenlerin başarısında, ‘toplumun nasibi’ kesinlikle belirleyici unsurdur. Bu söylediğimizin delillerini pek çok peygamberin kıssasında, mücadelesinde görmemiz mümkündür.
O yüzden kimse oy oranı ile haklılığı izah etmeye kalkmasın. Çoğunluğun teveccühü her zaman hakikatin ölçüsü değildir. Başarı da öyle... Aksi düşünce, -haşa- pek çok peygambere kusur izafe etmek demektir. Kusursuz kişiliğine, kusursuz mücadelesinde rağmen ümmeti olmayan peygamber vardır.
Türk milleti üzerinde oynanan oyunu çok erken gören ve 40 yıldır buna karşı mücadele eden Prof. Dr. Haydar Baş, dış mihrakların ve içeriden bilinçli ya da bilinçsiz olarak onlara hizmet edenlerin en büyük oyununu bozmak için Türk Milletinin maddi ve manevi varlığına sahip çıkmış, asker-sivil, yöneten-yönetilen ‘tek bilek, tek yürek’ olsun demiştir. Çünkü askeri ile kavga eden milletler tarih sahnesinden silinmiştir.
Onun bu haklı ve önemli çabasını baltalamak isteyen şer odakları ve onların paralı ve parasız askerleri hocamızı karalamak için, ‘derin devletin adamı’, ‘askerin adamı’ vs. gibi yalanlar ile hocamızın halk üzerindeki etkisini engellemeye çalışmışlardır.
Bu dedikoduların yalan ve iftiraların kaynağı olan gruplar, zamanla derin devleti de askeri de istihbaratı da ellerine almışlardır.
Halk ayıkır ve “Hani Haydar hoca derin devletin, askerin adamıydı. Bu yalanı niye söylüyorsunuz” der diye bu iftirayı artık fazlaca dillendiriyorlar.
Şimdi yeni bir yalan ve iftira araçları var “Haydar Hoca Şii oldu” diyorlar.
Şii kardeşlerimiz yanlış anlamasın. Bizce Şii olmak bir suç ya da kusur değildir. Şii ya da Sünni ismi altında ileri sürülen tüm batıl ve inancımıza aykırı hususları reddederek “Şii ve Sünni olmak makbuldür” diyoruz. Gerçek Şii ve Sünni’nin aynı değerlerde tam bir mutabakatla birleşiğini de yine muhterem Hocamız hem eserlerinde hem de konuşmalarında çok net bir şekilde ortaya koyuyor.
Ama tarih boyunca cehalet, ihanet, siyasi menfaat ve maddiyat bir çok gerçeğin örtülmesine yada çarpıtılmasına neden olmuştur. Şii ve Sünni camia kavga ettirilmek istenmiştir. Bu durum ‘Küresel kraliyetçiler’ için bu bulunmaz bir imkan oluşturulmuştur.
Şii ve Sünni kesimi kavga ettirmek için ellerinden gelen her şeyi yapan bu güçler, içimizden bir kısım hainleri, nasipsizleri ve cahilleri de kullanmışlardır ve kullanmaktadır.
Suriye olayında da, Suriye’nin yüzde 75'i Sünni olmasına kabinedeki bakanların 26’sı Sünni, 3’ü Şii ve 3’ü de Hıristiyan olmasına ve uygulanan hukukun Hanefi Hukuku olmasına rağmen; “Onlar Şii’dir, savaşmak caizdir. Onlar ile savaşırken ölenler şehittir” fetvası veren bir kısım maskeli zevat çıktı. Maskelerinin ardındaki yüzü siz tahmin ediyorsunuz.
“Müslüman ancak Müslümanın kardeşidir” inancına sahip olan, “Müslümanın kanı Müslümana haramdır.”, “Müslümana kılıç çeken bizden değildir” ölçülerine inanan insanların bu saçmalığa da karşı çıkması tabiidir.
Ancak yalan öyle allı pullu, yalancılar öyle maskeli ki; apaçık batıl olan bir husus bile hak gibi savunuluyor ve ne acıdır ki bir kısım insanlar tarafından kabul de görüyor.
Bir kısım hürriyetlerimiz eksik diye adam öldürmek caiz değildir. Adam öldürerek hak elde edilemez ve kan üzerine medeniyet kurulamaz. Sadece bu ölçü bile kimin haklı kimin haksız olduğunu görmemizi sağlamaya yeter.
Allah doğruyu görenlerden ve yanlış ile mücadele edenlerden etsin.
Ne yazık ki milletimiz bu gün çok daha büyük tehlikeler ile karşı karşıyadır. Çünkü askeri bir yenilginin yaraları bir süre içinde sarılabilir, ancak toplumun bünyesini, maddi ve manevi varlığını tehdit eden etkilerin izalesi her zaman mümkün olmayabilir.
Bu gün maddi ve manevi varlığımız türlü tehlikeler altındadır.
Canlı bir organizmanın bağışıklık sistemi gibi toplumsal bünyenin de bağışıklık sistemi vardır. Bağışıklık sistemi güçlü bir toplumda, toplumsal hastalıklar yaygın olamaz. Ancak bağışıklık sistemi zarar görür ise millet ve devlet zayıflar.
Türk milleti, muhterem hocamız Prof. Dr. Haydar Baş’ın devamlı vurguladığı gibi İslam’ı Ehli Beyt’ten öğrenmiş, evliyaullahın nefesi ile hayat bulmuş, ariflerin elinde yetişmiştir. İslam ve Kur’an onun diline, yaşantısına, örfüne-adetine, oturmasına -kalkmasına, su içmesine, yemek yemesine, komşuluk ve akrabalık ilişkilerine sinmiştir. Onu nezih bir hale getirmiştir.
Bu hususları biz söyleyince bir kısım insanlar hamaset yaptığımızı iddia edilebilir. Macar Türkolog Bela Horvath 1913 yılında Türkiye’yi köy köy gezmiş ve bir eser yazmıştır. Eserinde “Bir Türk ile ticaret yapıyorsan korkma. O senin hakkını senden iyi korur. Tartıyı tam tartar, paranın üstünü tam verir. Nazik bir millet; herkes ‘bendeniz, zati aliniz’ şeklinde konuşuyor. Esnaf sükunet içinde müşterisini bekliyor. Pazar yerlerinde bağırıp çağırmaya rastlayamazsınız” diyor. Yine pek çok Türkologun, oryantalistin, gezginin ve tarihçinin eserleri ya da hükümetlerine verdikleri raporları okuduğumuzda; Türk milletini sağlıklı ve güçlü kılan unsurlara dikkat çektiklerini görüyorsunuz.
Bunlardan özellikle iki tanesi çok önem arz ediyor. Birincisi; Türk milleti askeri ile bir olabilmiş bir millettir. Askeriyeyi ‘Peygamber Ocağı’ bilir. Asker ile içli dışlıdır. Hatta Prof. Dr. Haydar Baş’ın ifadesi ile ‘Asakirullah’ rütbesine ermiştir.
İkicisi; yöneten ile yönetilen arasında, yoksul ile varsıl arasında uçurum olmamasıdır.
Yukarıda saydığımız unsurlar ve daha sayamadığımız pek çok haslet Türk milletinin sosyal bünyesinin bağışıklık sistemini oluşturulmuştur.
O nedenle toplumsal hastalıklar bu bünyede hayat bulamamış, kolay yayılamamıştır. Pek çok badire ve çileye rağmen ayakta kalmak mümkün olmuştur.
Türk milletinin tarih sahnesinde bir daha lider olarak yer almasını istemeyen güçler, bu bağışıklık sistemini hedefe oturtmuş ve sistematik ve kademeli bir yöntem ile hasletlerimizi zedelemeye başlamıştır.
Maddi varlık da bir milletin gücü ve hayatiyetinin bağımsız olarak devamı için zaruridir. Uzun yıllar maddi zenginliklerimizi tam olarak hayata geçirmemizi engellemişler ve neticede maddi zenginliğimizi büyük ölçüde yabancıların ele geçmesi sağlanmıştır.
Türk milletinin maddi ve manevi varlığına karşı bu topyekûn saldırıya bir kısım insanlar kısmen karşı çıksa da tehlikeyi tam olarak gören, doğru bir şekilde analiz eden ve buna karşı etkili şekilde mücadele veren tek bir lider çıkmıştır. O da Prof. Dr. Haydar Baştır.
Ancak toplumun algıları ile oynadığı ve toplumun ölçüleri dejenere edildiği için gerçek ile yalan karışmış, hak ile batıl yer değiştirmiştir. ‘Doğru söyleyen tekzip edilmiş, yalan söyleyen doğru kabul edilmiş ve ehil olmayan yöneticiler iş başına getirilmiştir.’
Hak ve doğrunun mücadelesini verenlerin başarısında, ‘toplumun nasibi’ kesinlikle belirleyici unsurdur. Bu söylediğimizin delillerini pek çok peygamberin kıssasında, mücadelesinde görmemiz mümkündür.
O yüzden kimse oy oranı ile haklılığı izah etmeye kalkmasın. Çoğunluğun teveccühü her zaman hakikatin ölçüsü değildir. Başarı da öyle... Aksi düşünce, -haşa- pek çok peygambere kusur izafe etmek demektir. Kusursuz kişiliğine, kusursuz mücadelesinde rağmen ümmeti olmayan peygamber vardır.
Türk milleti üzerinde oynanan oyunu çok erken gören ve 40 yıldır buna karşı mücadele eden Prof. Dr. Haydar Baş, dış mihrakların ve içeriden bilinçli ya da bilinçsiz olarak onlara hizmet edenlerin en büyük oyununu bozmak için Türk Milletinin maddi ve manevi varlığına sahip çıkmış, asker-sivil, yöneten-yönetilen ‘tek bilek, tek yürek’ olsun demiştir. Çünkü askeri ile kavga eden milletler tarih sahnesinden silinmiştir.
Onun bu haklı ve önemli çabasını baltalamak isteyen şer odakları ve onların paralı ve parasız askerleri hocamızı karalamak için, ‘derin devletin adamı’, ‘askerin adamı’ vs. gibi yalanlar ile hocamızın halk üzerindeki etkisini engellemeye çalışmışlardır.
Bu dedikoduların yalan ve iftiraların kaynağı olan gruplar, zamanla derin devleti de askeri de istihbaratı da ellerine almışlardır.
Halk ayıkır ve “Hani Haydar hoca derin devletin, askerin adamıydı. Bu yalanı niye söylüyorsunuz” der diye bu iftirayı artık fazlaca dillendiriyorlar.
Şimdi yeni bir yalan ve iftira araçları var “Haydar Hoca Şii oldu” diyorlar.
Şii kardeşlerimiz yanlış anlamasın. Bizce Şii olmak bir suç ya da kusur değildir. Şii ya da Sünni ismi altında ileri sürülen tüm batıl ve inancımıza aykırı hususları reddederek “Şii ve Sünni olmak makbuldür” diyoruz. Gerçek Şii ve Sünni’nin aynı değerlerde tam bir mutabakatla birleşiğini de yine muhterem Hocamız hem eserlerinde hem de konuşmalarında çok net bir şekilde ortaya koyuyor.
Ama tarih boyunca cehalet, ihanet, siyasi menfaat ve maddiyat bir çok gerçeğin örtülmesine yada çarpıtılmasına neden olmuştur. Şii ve Sünni camia kavga ettirilmek istenmiştir. Bu durum ‘Küresel kraliyetçiler’ için bu bulunmaz bir imkan oluşturulmuştur.
Şii ve Sünni kesimi kavga ettirmek için ellerinden gelen her şeyi yapan bu güçler, içimizden bir kısım hainleri, nasipsizleri ve cahilleri de kullanmışlardır ve kullanmaktadır.
Suriye olayında da, Suriye’nin yüzde 75'i Sünni olmasına kabinedeki bakanların 26’sı Sünni, 3’ü Şii ve 3’ü de Hıristiyan olmasına ve uygulanan hukukun Hanefi Hukuku olmasına rağmen; “Onlar Şii’dir, savaşmak caizdir. Onlar ile savaşırken ölenler şehittir” fetvası veren bir kısım maskeli zevat çıktı. Maskelerinin ardındaki yüzü siz tahmin ediyorsunuz.
“Müslüman ancak Müslümanın kardeşidir” inancına sahip olan, “Müslümanın kanı Müslümana haramdır.”, “Müslümana kılıç çeken bizden değildir” ölçülerine inanan insanların bu saçmalığa da karşı çıkması tabiidir.
Ancak yalan öyle allı pullu, yalancılar öyle maskeli ki; apaçık batıl olan bir husus bile hak gibi savunuluyor ve ne acıdır ki bir kısım insanlar tarafından kabul de görüyor.
Bir kısım hürriyetlerimiz eksik diye adam öldürmek caiz değildir. Adam öldürerek hak elde edilemez ve kan üzerine medeniyet kurulamaz. Sadece bu ölçü bile kimin haklı kimin haksız olduğunu görmemizi sağlamaya yeter.
Allah doğruyu görenlerden ve yanlış ile mücadele edenlerden etsin.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Oktay Doğan / diğer yazıları
- İnsanın bir felaketi: Ön yargı / 27.03.2021
- Kul hakkı kırmızı çizgimiz olmalı / 17.02.2021
- Mutluluğun ve başarının anahtarı / 10.02.2021
- İyi olmak ve iyi kalmak / 14.01.2021
- Hocam / 07.01.2021
- Atatürk ne yaptı? / 23.10.2017
- Taklit edilen, projeleri izinsiz kullanılan lider: Prof. Dr. Haydar Baş / 19.04.2015
- Bu iktidar neye hizmet etti? / 17.07.2014
- Oyunu halkımız bozmalı / 01.10.2013
- Alçak katiller karşısında ölçü sahibi Müslümanlar olalım / 08.09.2013
- Kul hakkı kırmızı çizgimiz olmalı / 17.02.2021
- Mutluluğun ve başarının anahtarı / 10.02.2021
- İyi olmak ve iyi kalmak / 14.01.2021
- Hocam / 07.01.2021
- Atatürk ne yaptı? / 23.10.2017
- Taklit edilen, projeleri izinsiz kullanılan lider: Prof. Dr. Haydar Baş / 19.04.2015
- Bu iktidar neye hizmet etti? / 17.07.2014
- Oyunu halkımız bozmalı / 01.10.2013
- Alçak katiller karşısında ölçü sahibi Müslümanlar olalım / 08.09.2013