Murâd-ı Münzâvî
Yine bir gün ziyâretine gidiyordum. Giderken macun şeklindeki husûsi tatlısından yemeyi canım çok istedi. Kendi kendime ben herkese ikrâm edilen tatlıdan istemem. Hususi tatlıdan isterim. Benim bu arzumu keşf ve kerâmetiyle anlayıp ikrâm etseler diye düşündüm. Bu düşünce ile huzûruna vardım. Oturduktan sonra hizmetçisi âdet üzerine herkese ikrâm edilen tatlıdan getirip bana ikrâm etti. Hizmetçi o tatlıyı bana verirken Murâd Efendi Hazretleri hizmetçiye; "Yok yok! Git bizim macundan getir" buyurdu. Hizmetçi derviş tatlı macundan getirdi. Bana verdi. Ben de alıp yedim. "Şeyh Murâd Efendi bana bakıp tebessüm ederek; "Bir kaşık daha yiyin, arzu ettiğiniz macundandır" dedi. Ben hayret içinde, mahçup oldum. Sonra sohbet ve nasîhat ederek buyurdu ki: "Siz Hazret-i Ebu Bekr'in torunlarındansınız. Bizlere feyz onun tarafından gelmiştir. Mâlumunuz, keşf ve kerâmet derecesine yükselmek ve harika göstermek sizden umulur, buna siz lâyıksınız. Biz sizlere göre yabancı sayılırız. Hal böyleyken sizin kalkıp bunları bizden beklemeniz lâyık mıdır? Bu garîb bir iş değil midir?"
Murâd-ı Münzâvî Hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir defâsında İstanbul'a gitmiştim. Kalmaya niyetim yoktu. Hemen yola çıkacaktım. Lâkin Ramazân-ı şerif girdi arkasından da kış başladı. O kış İstanbul'da kaldım. Ordu, bir sefere çıkmak üzereydi. Çok kere bu fakire, adam gönderip duâ isterlerdi. Bir geceyarısı kitaptan bir meseleyi okuyordum. Vezir kethüdâsı geldi dediler, getirin dedim, yanıma gelip oturdu. Okuduğum meseleyi tamamlayıp kitabı kapattım. Hoşgeldin Ahmed Ağa, bu vakitte ne oldu da geldin, deyince: "Acaba bu vakitte bize duâ etmek Şeyh Efendinin hatırına gelir mi?" diye vezir beni gönderdi, selâm söyledi" dedi. Ben de dedim ki: "Biz Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebindeniz. Mezhebimizde şöyledir ki, mübârek vakitlerde ve namazlardan sonra selâtin-i İslâma ve ümerây-ı İslâmiyyeye duâ etmemiz lâzımdır. Fakat mahallî icâbet oldunuz dedim. "Mahallî icâbet" ne demektir dedi. Dedim ki daha önceden bir mazlumun bedduasını almışsınız. Mazlumun bedduası hakkında Resûlullah Efendimiz; Allah-u Teâlâ mazlumun duası için; "Bir müddet sonra da olsa elbette sana yardım edeceğim" buyurduğunu bildirdi, deyince; Ahmed Ağa ağlayıp şimdi bizim işimiz harab olmuştur, deyip halini itiraf etti."
Yine bir gün ziyâretine gidiyordum. Giderken macun şeklindeki husûsi tatlısından yemeyi canım çok istedi. Kendi kendime ben herkese ikrâm edilen tatlıdan istemem. Hususi tatlıdan isterim. Benim bu arzumu keşf ve kerâmetiyle anlayıp ikrâm etseler diye düşündüm. Bu düşünce ile huzûruna vardım. Oturduktan sonra hizmetçisi âdet üzerine herkese ikrâm edilen tatlıdan getirip bana ikrâm etti. Hizmetçi o tatlıyı bana verirken Murâd Efendi Hazretleri hizmetçiye; "Yok yok! Git bizim macundan getir" buyurdu. Hizmetçi derviş tatlı macundan getirdi. Bana verdi. Ben de alıp yedim. "Şeyh Murâd Efendi bana bakıp tebessüm ederek; "Bir kaşık daha yiyin, arzu ettiğiniz macundandır" dedi. Ben hayret içinde, mahçup oldum. Sonra sohbet ve nasîhat ederek buyurdu ki: "Siz Hazret-i Ebu Bekr'in torunlarındansınız. Bizlere feyz onun tarafından gelmiştir. Mâlumunuz, keşf ve kerâmet derecesine yükselmek ve harika göstermek sizden umulur, buna siz lâyıksınız. Biz sizlere göre yabancı sayılırız. Hal böyleyken sizin kalkıp bunları bizden beklemeniz lâyık mıdır? Bu garîb bir iş değil midir?"
Murâd-ı Münzâvî Hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir defâsında İstanbul'a gitmiştim. Kalmaya niyetim yoktu. Hemen yola çıkacaktım. Lâkin Ramazân-ı şerif girdi arkasından da kış başladı. O kış İstanbul'da kaldım. Ordu, bir sefere çıkmak üzereydi. Çok kere bu fakire, adam gönderip duâ isterlerdi. Bir geceyarısı kitaptan bir meseleyi okuyordum. Vezir kethüdâsı geldi dediler, getirin dedim, yanıma gelip oturdu. Okuduğum meseleyi tamamlayıp kitabı kapattım. Hoşgeldin Ahmed Ağa, bu vakitte ne oldu da geldin, deyince: "Acaba bu vakitte bize duâ etmek Şeyh Efendinin hatırına gelir mi?" diye vezir beni gönderdi, selâm söyledi" dedi. Ben de dedim ki: "Biz Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebindeniz. Mezhebimizde şöyledir ki, mübârek vakitlerde ve namazlardan sonra selâtin-i İslâma ve ümerây-ı İslâmiyyeye duâ etmemiz lâzımdır. Fakat mahallî icâbet oldunuz dedim. "Mahallî icâbet" ne demektir dedi. Dedim ki daha önceden bir mazlumun bedduasını almışsınız. Mazlumun bedduası hakkında Resûlullah Efendimiz; Allah-u Teâlâ mazlumun duası için; "Bir müddet sonra da olsa elbette sana yardım edeceğim" buyurduğunu bildirdi, deyince; Ahmed Ağa ağlayıp şimdi bizim işimiz harab olmuştur, deyip halini itiraf etti."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.