Bir kıssa anlatarak ibret almaya çalışalım:
Hak dostunun biri berbere gider, saçını ustura ile kazıtmak ister. Hak dostu tıraş olurken, çevrede zalimliğiyle tanınan bir adam içeri girer kafasına vurarak "kalk bakalım kabak, ben tıraş olacağım" diye seslenir. Hak dostu, tıraş bitene kadar aynı muameleyi görür ama sabreder.
Tıraş biter, zalim adam dükkândan çıkar. Henüz bir kaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla gelerek zalim adamın feci şekilde can vermesine sebebiyet verir.
Berber, Hak dostuna, "Bu ceza biraz ağır olmadı mı?" der.
Hak dostu, "Ben ona gücenmedim. Hatta hakkımı da helal etmiştim. Ama bu kabağın da bir sahibi var. Eğer o gücendiyse, bilemem" der.
Yukarıda anlatılan kıssadan hisse çıkarmak gerekirse:
Bu ve buna benzer, toplumda dilden dile, gönülden gönüle aktarılan birçok kıssa anlatılır. Nasihatin gönüllerde tesir ettiği eski devirlerde(!) bu hikâyeler fertten topluma çok fayda sağlardı.
Ama devir değişti. Şimdi nasihatten ders alan yok denecek kadar azdır. Çünkü nefislerin putlaştığı, cehaletin ve bencilliğin dağ gibi büyüdüğü, bu devirde birine nasihat etmeye kalkışınca; sen onun nazarında dünyanın en kötü adamı oluyorsun. Bu hal; dost, düşman hiç fark etmiyor. Kimse şapkasını önüne koyup içine bakmıyor. Yani kendini muhasebe etmeyi zor görüp, yapılan nasihate sırt dönmek ya da ona nasihat edene cephe açmak daha kolayına geliyor.
Büyükler eskiden nasihat ederken, karşısındaki herkesi arif yerine koyar, ona nasihatle ders vermeğe çalışırdı. Nasihatten ders alınınca da musibet ertelenirdi.
Toplum adaletten şaşıp, nasihatten ders almayı bırakınca, cilveyi rabbani o ya; arifler de nasihati dinlemeyenlere gönüllerini ve dillerini susturunca, musibet devri başladı. Özellikle Müslümanların üzerinde esen felaket rüzgârına; musibet sağanağına, bir bakar mısınız?
Bir hadis-i kutside Rabbim buyurmuyor mu: "Dostuma savaş açana savaş açarım."
Ferdî ve toplumsal felaketten kurtulmak istiyorsanız, Rabbimin dostlarıyla olun, gönüllerine girin, nasihatlerine kulak verin. Ya da gönül yapın, gönül.
"Ben gelmedim dava için
Benim işim sevgi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim"
demiyor mu Yunus Emre'miz...
Hak dostunun biri berbere gider, saçını ustura ile kazıtmak ister. Hak dostu tıraş olurken, çevrede zalimliğiyle tanınan bir adam içeri girer kafasına vurarak "kalk bakalım kabak, ben tıraş olacağım" diye seslenir. Hak dostu, tıraş bitene kadar aynı muameleyi görür ama sabreder.
Tıraş biter, zalim adam dükkândan çıkar. Henüz bir kaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla gelerek zalim adamın feci şekilde can vermesine sebebiyet verir.
Berber, Hak dostuna, "Bu ceza biraz ağır olmadı mı?" der.
Hak dostu, "Ben ona gücenmedim. Hatta hakkımı da helal etmiştim. Ama bu kabağın da bir sahibi var. Eğer o gücendiyse, bilemem" der.
Yukarıda anlatılan kıssadan hisse çıkarmak gerekirse:
Bu ve buna benzer, toplumda dilden dile, gönülden gönüle aktarılan birçok kıssa anlatılır. Nasihatin gönüllerde tesir ettiği eski devirlerde(!) bu hikâyeler fertten topluma çok fayda sağlardı.
Ama devir değişti. Şimdi nasihatten ders alan yok denecek kadar azdır. Çünkü nefislerin putlaştığı, cehaletin ve bencilliğin dağ gibi büyüdüğü, bu devirde birine nasihat etmeye kalkışınca; sen onun nazarında dünyanın en kötü adamı oluyorsun. Bu hal; dost, düşman hiç fark etmiyor. Kimse şapkasını önüne koyup içine bakmıyor. Yani kendini muhasebe etmeyi zor görüp, yapılan nasihate sırt dönmek ya da ona nasihat edene cephe açmak daha kolayına geliyor.
Büyükler eskiden nasihat ederken, karşısındaki herkesi arif yerine koyar, ona nasihatle ders vermeğe çalışırdı. Nasihatten ders alınınca da musibet ertelenirdi.
Toplum adaletten şaşıp, nasihatten ders almayı bırakınca, cilveyi rabbani o ya; arifler de nasihati dinlemeyenlere gönüllerini ve dillerini susturunca, musibet devri başladı. Özellikle Müslümanların üzerinde esen felaket rüzgârına; musibet sağanağına, bir bakar mısınız?
Bir hadis-i kutside Rabbim buyurmuyor mu: "Dostuma savaş açana savaş açarım."
Ferdî ve toplumsal felaketten kurtulmak istiyorsanız, Rabbimin dostlarıyla olun, gönüllerine girin, nasihatlerine kulak verin. Ya da gönül yapın, gönül.
"Ben gelmedim dava için
Benim işim sevgi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim"
demiyor mu Yunus Emre'miz...
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Uğur Kepekçi / diğer yazıları
- Şevval ayında yapılacak ibadetler / 03.04.2025
- Bayram bize umut neşe getirsin / 30.03.2025
- Arayışa devam etmeliyiz / 29.03.2025
- Kadir Gecesi’ni nasıl değerlendirmeliyiz? / 26.03.2025
- Kadir Gecesi önemli bir fırsattır / 25.03.2025
- Zekât vermeyenleri bekleyen tehlikeler / 24.03.2025
- Zekat verenler kurtuluşa ermiştir / 23.03.2025
- Kadir Gecesi’ni aramak / 22.03.2025
- Ramazan’ın son günlerini nasıl değerlendirmeliyiz? / 21.03.2025
- Tövbe edenleri Allah sever / 20.03.2025
- Bayram bize umut neşe getirsin / 30.03.2025
- Arayışa devam etmeliyiz / 29.03.2025
- Kadir Gecesi’ni nasıl değerlendirmeliyiz? / 26.03.2025
- Kadir Gecesi önemli bir fırsattır / 25.03.2025
- Zekât vermeyenleri bekleyen tehlikeler / 24.03.2025
- Zekat verenler kurtuluşa ermiştir / 23.03.2025
- Kadir Gecesi’ni aramak / 22.03.2025
- Ramazan’ın son günlerini nasıl değerlendirmeliyiz? / 21.03.2025
- Tövbe edenleri Allah sever / 20.03.2025