"Karadeniz bölgesi insanının en iyi arkadaşı kimdir?" diye sorulsa verilecek cevaplardan biri hiç şüphesiz "yol çilesi"dir. Bu gerçek, Karadeniz Sahil Yolu çalışmalarına rağmen hem sahilde, hem de Şalpazarı-Şıhkıranı arasında olduğu gibi iç kesimlerde geçerliliğini korumakta, "yol çilesi", karayolunu seçenleri gerçekten de "takur-tukur"larla dolu bir "hoşgeldiniz!"e tâbi tutmakta
Doyurma altyapısını kurma, hazırlama sorumluluğu bilinen mekanizmaların üzerine düşeni zamanında hatta çoğu zaman hiç yapmaması dolayısıyla doğdukları yerde doyamayıp doyacakları, en temel insani ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri yerlerde soluğu alan Anadolu'nun çilekeş insanının bu yolculuğunun, dünyanın hiç bir ülkesinde görülmedik şekilde bir iç göç hareketini gündeme getirdiği gerçeği, Türkiye'nin acı gerçekleri arasındaki önemli yerini korumaktadır. Bu bir yana, aradan belki de bir ömre bedel uzun yıllar geçtikten sonra doydukları yere savrulma gerçeğini iliklerine kadar hissederek yaşayanların, "toprağı insanı çeker" sözünü tekrar tekrar doğrularcasına doğdukları, dünyaya "merhaba" dedikleri, kişiliklerinin yoğrularak kimliklerinin oluştuğu topraklara hasretle, iştiyakla, sevinçle, gözleri ışıldayarak yılın belli bir süresini geçirmek için de olsa dönmekte oluşları da ayrı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Her iki gerçeği, yakıcı, kavurucu boyutuyla bu satırların yazarı, yıllar önce, Erzincan'ın Refahiye ilçesinin sokaklarında 34 plaka arabaların 24 plakalılara baskınlığı haliyle, "yoksa Refahiye İstanbul'un ilçesi oldu da haberimiz mi yok?" dedirtecek şekliyle gözlemlemiş, farkına varmıştı.Anadolu'nun çilekeş insanının doymak için savrulduğu yerden doğduğu yere akını elbette sadece Erzincan Refahiye ile sınırlı olmayıp, Türkiye'nin hemen her karış toprağı için geçerli bir olgu olmanın yanısıra biz gazetecilerin de kapısını çalma özelliği taşıyor. İşte bu çerçevede bu satırların yazarı da yaz mevsiminde, doğduğu toprakların insana güven veren atmosferinden nasiplenebilme imkanından, imkanlar elverdiği ölçüde yararlanmaya, gözlemleyebildiklerini de okuyucuların istifadesine sunmaya çalışıyor. Bu tür bir faaliyet, geçen yıl, "Tecrübe Konuşuyor" adı altında 10 gün süren bir dizi şeklinde, Yeni Mesaj'ın sayfalarında yerini almış, asırlık çınarların ibretlik tecrübeleri aktarılmış; önceki yıl ise İstiklal Harbi'ne giden ve geri dönmeyen şühedâdan bir isimsiz kahramanın emaneti "tekir"in (serender) hikayesinin tetiklediği yaklaşık on sahifelik araştırma yazısıyla da İcmal dergisinde tarihe kayıt düşülmüştü. Yol çilesi "hoş geldiniz!" dediBu kayıt düşme işleminde, hem vaktiyle elimizin altındaki canlı tarihlerin kıymetini bilememiş olmanın "ah", "vah", "eyvah"ı ile "iğneyle kuyu kazma" gerçeğini bizzat yaşasak da, bundan sonra da yaşayacağımızı bilsek de, doğduğumuz yerin, Trabzon'un Şalpazarı İlçesinin Geyikli Beldesi'nin toprakları tabii ki bu yıl da, bizi kendine çekti. Yeni Mesaj yayın hayatına başlarken bilgisayar alt yapısının kurulmasında büyük katkısı olan kardeşim Ruhi'nin aile efradı ile yollara düştük. Çok iyi şoför olan Ruhi'nin kullandığı otomobille yolun da iyi olması münasebetiyle kısa zamanda soluğu Samsun'da aldık. Yeğenim Kadir'in evinde biraz dinlendikten sonra yine yola koyulduk koyulmasına da Karadeniz Bölgesinde yaşayan insanların kaç yıllar olduğu artık hesap edilemez durum arzeden çilesi, yol çilesi tarafından bir "hoş geldiniz!"e tâbi tutulduk. Hemen her gündem konusu olduğunda hep söylemiş, Karadeniz Bölgesinin, dağlarında, köylerinde değil hem de sahil şehirleri arasında kendini gösteren yol çilesinin hangi boyutlarda seyrettiğini, "Eğer kara yoluyla Trabzon'a, Doğu Karadeniz Bölgesine gidiyorsanız ve de uyuyorsanız, otobüs veya otomobil olsun fark etmez, içinde bulunduğunuz aracın takur tukur etmeye başlamasından Karadeniz sahil şeridine inmişsiniz demektir" şeklinde ifade etmeye çalışmışımdır. Bu ifade, 2006 yılının sonlarında bitirilme sözü verilen Karadeniz Sahil Yolu çalışmaları gerçeğine rağmen bugün de geçerliliğini korumakta ve bahsekonu yol çilesi karayolu güzergâhını seçenleri gerçekten de "takur-tukur"lu bir "hoşgeldiniz!"e tâbi tutmakta. Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu "hoşgeldiniz!"den gayettabii ki biz de nasibimizi aldık. Yer yer kaplumbağa hızıyla, yer yer öndeki aracın çakıl fırlatıp ön camı kırma endişesi ve tedbiriyle, yer yer bilgi verici tabela eksikliğinin özellikle gece olması münasebetiyle olumsuz sonuçlarından son anda kurtarma heyecanıyla, yer yer TIR'ların, "Hey otomobiller! Bu yolda ne işiniz var?" dercesine yol çilesine kuralsızlığı eklemelerinin kızgınlığıyla, yer yer de dar yollarda bir kamyonun arkasında oluşan uzun kuyrukların yol açtığı sabır imtihanıyla dolu bir dizi negatif atmosfer altında, İstanbul-Samsun arasında hiç yanımıza uğramayan yorgunluk emarelerinin ağırlığını da yüklenmiş halde Beşikdüzü'nden saparak Şalpazarı'na gece saat 10.00 sularında ulaştık. Samsun'dan itibaren Karadeniz Sahil Yolu çalışmaları dolayısıyla karşılaştığımız yol çilesi, Beşikdüzü-Şalpazarı, Şalpazarı-Geyikli Beldesi güzergâhında da yakamızı bırakmadı. Karadeniz Sahil Yolu inşaatına taş çekme işlemi ilk güzergâhın girişini kağnı yoluna çevirirken, asfalt olmasına rağmen ikinci güzergâh, çukurlardan dolayı adeta geçit vermiyor, sürekli sekiz çizmek, sağa sola kaçmak, bazen de acı bir fren sesine kulak vermek zorunda bırakıyordu. Geçit vermeyen çukurlar Dizi yazımıza "yol" ile başlamamızın sebeplerinden biri de Şalpazarı-Şıhkıranı arası kayıtlarda "asfalt" geçen işte bu yolun içler acısı durumuydu. Genelde, 28 pare köyün sakinlerinin, özelde de özellikle yaz mevsiminde on binlerce insanın, yerli-yabancı plakalı binlerce aracın hizmet almak durumunda kaldığı bu yolun Geyikli-Acısu bölümünü, günlerden bir Çarşamba günü, yaya olarak karış karış arşınladım. Ayakkabı boyu çukurlardan geçilmiyordu. Çukurlar, yağmurun da etkisiyle küçük küçük gölcüklere dönüşmüş durumdaydı. Bir ara 19 adımda 19 çukur saymış, "herhalde bundan fazlası olmaz" derken daha ileride gördüğüm manzara ve bu manzaranın matematiksel ifadesi insanı hem hayrete düşürecek, hem de "bu kadarı da olmaz" diye kızdıracak, ardından da Reha Muhtar'ın "nerde bu devlet?" galat-ı meşhur sözünü tebessümle tekrar ettirecek bir sonuçla karşı karşıya bırakıyordu. Çünkü bu kez 50 adımda 135 çukur vardı. Evet! 50 adımda tam 135 çukur. Bazı yerler çukurdan geçit vermez olunca şoför vatandaş "nerde bu yetkililer" demeye vakit bulamamış olacak ki çukurlardan birini bildik bir usulle taşla doldurarak aracına geçit oluşturmuştu. Yine, özellikle böbrek taşları için önemli bir şifa kaynağı olduğu tecrübeyle sabit bilinen, yanısıra da bir hizmet sektörüne dönüşerek önemli oranda müşteri ağırlayan meşhur Acısu'yun giriş ve çıkışındaki 50 km'lik hız sınırı tabelaları arasında değil 50 km, 10 km bile hız yaptırmamak için araçları bekleyen çukurların varlığı insana "güler misin, ağlar mısın?" dedirtiyor, koca bir "fesüphanallah" çektiriyordu.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.