İstanbuldayız... 1975 ve sonraki yıllar. Ortaokul talebesiyiz. Büyüklerimizin yönlendirmesiyle yavaş yavaş konferansları, salon programlarını ve meydan mitinglerini takip etmeye çalışıyoruz.
Üstad Necip Fazıl'ı, Beyazıt meydanında, Milli Türk Talebe Birliği salonunda, Tepebaşı Gazinosunda saatlerce ayakta dinlediğimizi dün gibi hatırlıyorum.
Tepebaşı'nda İstanbul'un fethinin yıldönümü programında rahmetli Yıldırım Gürses'in okuduğu Fetih Marşı'nı da;
"Şu mihrab Sinanüddin şu minare Sinan'dır
Haydi artık uyuyan destanını uyandır"
mısralarına geldiğinde, hıncahınç dolu salonun hep birden ayaklandığını o anki şaşkınlığımı da asla unutamıyorum.
İşte o yıllarda bahsettiğim salon programlarının ve meydan mitinglerinin vazgeçilmez bir sunucusu vardı; Tayyib Erdoğan. Sözünü ettiğimiz yıllarda ya lise öğrencisi ya da üniversitede ilk yılları.
Tayyib Erdoğan'ın sunuculuğundan en çok aklımda kalan ise, gür sesi ile kitleleri coşturacak şiir okuma yeteneği ile okuduğu, ama her programda mutlaka okuduğu, Mehmet Akif'in "Zulmü alkışlayamam" diye başlayan mısraları olmuştur. Taklit yeteneğim olsa, kürsüdeki tüm hareketlerini mimiklerini ortaya koyacak kadar hatırlıyorum.
Gür sesi ile:
"Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem" diye başlayınca, bütün ikili konuşmalar kesilir oturanlar doğrulur ve pürdikkat dinlemeye koyulurdu.
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım
Boğamazsın ki, hiç olmazsa yanımdan kovarım
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim
Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım
Çiğnerim çiğnenirim Hakkı tutar kaldırırım
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum
Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boynum.
Evet, sayın Başbakan bu şiiri çok severdi, çok okurdu ve güzel okurdu. Bu şiirin kitleleri dalgalandırması dinleyenleri cuşa getirmesi elbette sadece güzel okunması ile ilgili değildi belki de daha önemlisi, şiirin muhtevası idi.
Daima mazlumun yanında yer alan, zalimin karşısına dikilen, ecdadının hatırasına, mirasına saygılı olan tüm yaralılara, düşkünlere kol kanat geren, daima Hakkı tutan haklının yanında yer alan, vakarına izzetine düşkün olan Müslüman Türk Milleti bütün bu hasletlerine tercüman kabul ettiği için bu şiiri ve okuyanları yıllar boyu alkışladı. Yakaladığı ilk fırsatta da bu millet seferber oldu tek başına iktidar koltuğuna oturttu.
Şimdi sayın Başbakan, fırsat buldukça bu mısraları kendi kendine mırıldanır mı, yüklendiği mesuliyet acısından yeniden anlamaya çalışır mı, bu mısraların terazisinde icraatlarını tartar mı? Biz hatırlatıyoruz belki unutmuş olabilir, açsın Safahat'tan ilgili bölümü okusun. Yalnız halkın içinde sürekli gezen biri olarak diyebilirim ki; halk büyük bir şok yaşıyor şimdilerde.
Yıllar yılı "zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem" dediği için kendisini alkışlayan bu millet zalimliği tüm dünya tarafından tescillenmiş olan ABD'nin yanında yer alışını, zulüm kokan icraatlarını onaylar bir duruş sergileyişini teessürle, taaccüble ve teessüfle karşılıyor ve ekliyor:
Başbakan artık bu şiiri okuyamaz, o hakkı kaybetti. Ancak şöyle okuyabilir: Zulmü alkışlıyorum ve daima zalimin yanındayım.
Üstad Necip Fazıl'ı, Beyazıt meydanında, Milli Türk Talebe Birliği salonunda, Tepebaşı Gazinosunda saatlerce ayakta dinlediğimizi dün gibi hatırlıyorum.
Tepebaşı'nda İstanbul'un fethinin yıldönümü programında rahmetli Yıldırım Gürses'in okuduğu Fetih Marşı'nı da;
"Şu mihrab Sinanüddin şu minare Sinan'dır
Haydi artık uyuyan destanını uyandır"
mısralarına geldiğinde, hıncahınç dolu salonun hep birden ayaklandığını o anki şaşkınlığımı da asla unutamıyorum.
İşte o yıllarda bahsettiğim salon programlarının ve meydan mitinglerinin vazgeçilmez bir sunucusu vardı; Tayyib Erdoğan. Sözünü ettiğimiz yıllarda ya lise öğrencisi ya da üniversitede ilk yılları.
Tayyib Erdoğan'ın sunuculuğundan en çok aklımda kalan ise, gür sesi ile kitleleri coşturacak şiir okuma yeteneği ile okuduğu, ama her programda mutlaka okuduğu, Mehmet Akif'in "Zulmü alkışlayamam" diye başlayan mısraları olmuştur. Taklit yeteneğim olsa, kürsüdeki tüm hareketlerini mimiklerini ortaya koyacak kadar hatırlıyorum.
Gür sesi ile:
"Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem" diye başlayınca, bütün ikili konuşmalar kesilir oturanlar doğrulur ve pürdikkat dinlemeye koyulurdu.
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım
Boğamazsın ki, hiç olmazsa yanımdan kovarım
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim
Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım
Çiğnerim çiğnenirim Hakkı tutar kaldırırım
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum
Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boynum.
Evet, sayın Başbakan bu şiiri çok severdi, çok okurdu ve güzel okurdu. Bu şiirin kitleleri dalgalandırması dinleyenleri cuşa getirmesi elbette sadece güzel okunması ile ilgili değildi belki de daha önemlisi, şiirin muhtevası idi.
Daima mazlumun yanında yer alan, zalimin karşısına dikilen, ecdadının hatırasına, mirasına saygılı olan tüm yaralılara, düşkünlere kol kanat geren, daima Hakkı tutan haklının yanında yer alan, vakarına izzetine düşkün olan Müslüman Türk Milleti bütün bu hasletlerine tercüman kabul ettiği için bu şiiri ve okuyanları yıllar boyu alkışladı. Yakaladığı ilk fırsatta da bu millet seferber oldu tek başına iktidar koltuğuna oturttu.
Şimdi sayın Başbakan, fırsat buldukça bu mısraları kendi kendine mırıldanır mı, yüklendiği mesuliyet acısından yeniden anlamaya çalışır mı, bu mısraların terazisinde icraatlarını tartar mı? Biz hatırlatıyoruz belki unutmuş olabilir, açsın Safahat'tan ilgili bölümü okusun. Yalnız halkın içinde sürekli gezen biri olarak diyebilirim ki; halk büyük bir şok yaşıyor şimdilerde.
Yıllar yılı "zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem" dediği için kendisini alkışlayan bu millet zalimliği tüm dünya tarafından tescillenmiş olan ABD'nin yanında yer alışını, zulüm kokan icraatlarını onaylar bir duruş sergileyişini teessürle, taaccüble ve teessüfle karşılıyor ve ekliyor:
Başbakan artık bu şiiri okuyamaz, o hakkı kaybetti. Ancak şöyle okuyabilir: Zulmü alkışlıyorum ve daima zalimin yanındayım.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Aziz Karaca / diğer yazıları
- Yaratıcının kolu olan kullar… / 28.03.2025
- Reçeteyi cebinde taşıyarak şifa bekleyen bir kitle / 25.03.2025
- Ahlakî ilkeler manzumesi bir sure… / 16.03.2025
- O gün gelmeden evvel… / 13.03.2025
- Doğum yıl dönümünde Kur’an ile dirilmek… / 12.03.2025
- Oruca tutunabilseydik… / 11.03.2025
- Oruç tutsaydı bizi… / 10.03.2025
- Çocukluğumuzun ramazanları / 07.03.2025
- Tuttuğumuz oruç bizi tutamıyorsa… / 06.03.2025
- Merhaba ey Hak’tan ferman merhaba! / 04.03.2025
- Reçeteyi cebinde taşıyarak şifa bekleyen bir kitle / 25.03.2025
- Ahlakî ilkeler manzumesi bir sure… / 16.03.2025
- O gün gelmeden evvel… / 13.03.2025
- Doğum yıl dönümünde Kur’an ile dirilmek… / 12.03.2025
- Oruca tutunabilseydik… / 11.03.2025
- Oruç tutsaydı bizi… / 10.03.2025
- Çocukluğumuzun ramazanları / 07.03.2025
- Tuttuğumuz oruç bizi tutamıyorsa… / 06.03.2025
- Merhaba ey Hak’tan ferman merhaba! / 04.03.2025