Mevlânâ Hazretleri, böylece can dudakları ile gülümseyerek bu alemden lâhûti aleme göç etmiş, ömür boyu hasreti ile yandığı düğün gecesi'ne, şeb-i arûs'a kavuşmuştur. Ardından cemaatı, çağlayanlar gibi gözyaşı dökerken o vuslat yolcusunun tabutu da bir dudak olmuştu. Kendi renginde kavrulan bir gül gibi tebessüm dağıtıyordu. Sultan Veled, İbtidâ-nâme'sinde babasının cenâze alayını şu şekilde anlatır. "Hicretin 672. (miladi 1273) senesinde ulu Sultan göç etti. Gözler yaşla doldu. Gönüller matem içinde inledi. Gayr-i müslim köyleri bile hüzne boğulmuştu. Her temiz insan O'na sadık, her millet O'na aşıktı. Halk: "O, Hz. Peygamber'in nuru ve sırrıdır. Faziletlerin sonsuz denizidir... " demekteydi. O gün, kimse yanıp yakılmadan sükunet bulmadı. Bütün halk büyük bir elem içinde: "O, bir hazîne idi. Toprak altında gizlendi. " dediler" Eflâki'nin anlattığına göre, Mevlânâ Hazretleri'nin dış tabutu, halkın izdihamından dolayı altı kere yenilendi. Ve cenazesi, öğle namazında kalkmış olmasına rağmen, ancak ikindi namazından sonra makberine varabildi. Tabib Ekmelüddîn halka: "-Edebe riayet ediniz! Teşyi vazifenizi sükunet içinde saygı ile yapınız! Bu hakikî şeyhlerin sultanı Mevlânâ idi; göç etti... "diyordu. Vasıyyeti gereği Şeyh Sadreddîn Konevî, cenaze namazını kıldırmak için tabutun önüne geçince, teessüründen hıçkırmağa başladı. Bayılacak gibi oldu. Kollarına girip kendisini geriye çektiler. O'nun yerine Kadı Sirâcüddîn geçerek namazı kıldırdı. Mevlânâ Hazretleri, "hamdım, piştim, yandım!" şeklinde hulâsa ettiği hayatını bir başka ifade ile şöyle tasvîr etmektedir: "Ölü idim; dirildim... Gözyaşı idim; tebessüm oldum... Aşk deryasına daldım; nihayet bakî olan devlete erdim...
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.