Muhammed Bâkır
Gözleri kör olan Ebû Bâsir anlattı: Bir gün, İmam-ı Muhammed Bâkır ile şöyle konuştuk: "Siz Resûlullah Efendimizin torunlarındansınız" dedim. "Evet" buyurdu. "Siz Resûlullah'ın vârisisiniz" dedim. "Evet" buyurdu. "Peki sizde ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, baras hastalığını gideren, evlerdeki yiyeceklerden, eşyâlardan haber veren kuvvet var mıdır"? dedim. "Evet, Allah-ü Teâla'nın izniyle vardır" buyurdu. Yanına yaklaşmamı buyurunca, yaklaştım. Mübarek elini yüzüme sürdü ve kör olan gözlerim birden açıldı. Görmeye başladım. Tekrar elini yüzüme sürdü. Gözlerim yine görmez oldu. Bunun üzerine buyurdu ki: "Dünyâda gözlerin görüp, âhirette hesâba çekilmek mi? yoksa hesapsız Cennet'e girmek mi istersin" diye sordu. Ben de dünyada görmeyip, âhirette Cennet'e hesapsız girmeyi tercih ettim. Gözlerim öyle kaldı.
Uygunsuz bir iş yaparak Hazret-i Muhammed Bâkır'ın huzûruna giren birine; "Sakın bir daha o kötü işi yapma! Bu duvarların size perde olduğu gibi, bize de perde olduğunu mu zannediyorsun" buyurdu.
Büyük zâtlardan birisi şöyle anlatıyor: Bir gün Muhammed Bâkır'ın yanına girmek için izin istedim. Yanında kardeşlerinden bir kaç kişi var, biraz bekle, dediler. Biraz bekledim. İçeriden on iki kişi çıktı. Dar elbiseler giymişlerdi. Tanımadığım kimselerdi. Selâm verip gittiler. Sonra ben içeri girdim. "Efendim, bu gidenleri hiç tanımıyoruz, acaba onlar kimlerdi" diye sordum. "Onlar cinnî olan müslüman olan kardeşlerinizdir. Siz nasıl gelip, haramdan helâlden suâl soruyorsanız, onlar da gelip soruyorlar" buyurdu.
İbn-i Ukâşe-i Esedi rahtetullahi aleyh, İmâm-ı Bâkır'ın yanına geldi. İmâm-ı Câfer-i Sâdık da oradaydı. İbn-i Ukâşe; "Cafer'in evlenme vakti geldi" dedi. Hazret-i İmâm bunun üzerine; "Yakında bir yerden esir satıcısı gelecek ve falan yerde konaklayacaklardır" buyurdu. İbn-i Ukaşe'ye, ağzı mühürlü bir kese altın verdi ve; "O esir satıcısı gelmiştir, bununla ondan bir câriye satın alın" buyurdu. İbn-i Ukâşe esir satıcısının yanına gitti. Esir satıcısı, bütün câriyeleri sattığını, sadece iki tâne kaldığını söyledi. İbn-i Ukâşe; "Bir tanesini alalım" dedi. Câriyeyi çıkardılar. Esir satıcısına; "Kaça satacaksın?" diye sordular. O da "Yetmiş altın karşılığı" dedi. "Biraz ikrâm et" dediler. Esir satıcısı: "Bir kuruş ikrâm etmem" deyince, İbn-i Ukâşe; "Bu kesede kaç altın varsa kabûl et" dedi. Satıcı; "Noksan olursa kabûl etmem" diye cevap verdi. O sırada orada bulunan ak sakallı, yaşlı bir zât; Altınları sayın" dedi. Altınları saydılar. Tam yetmiş altın idi. Câriyeyi alıp, İmâm-ı Bâkır'ın huzûruna getirdiler. Cafer-i Sâdık da oradaydı. İmâm-ı Bâkır, o hanıma, "Bekâr mısın, dul musun?" buyurdu. O; "Bekarım" dedi. İmâm-ı Bâkır; "Bir câriye esir satıcısının elinden, nasıl olur da bekâr olarak kurtulur?" diye sordu. O hanım; "Esir satıcısı ne zaman yanıma gelse, ak sakallı, yaşlı, yaşlı bir zât gelip ona kuvvetli bir tokat vurur, yanımdan uzaklaştırırdı" Bundan sonra bu hanımla, Câfer-i Sâdık nikâhlandı. Bu temiz hanımdan, İmâm-ı Mûsâ Kâzım doğdu.
Câfer-i Sâdık şöyle anlatıyor: "Bir gün babam Muhammed Bâkır; "Ömrümün bitmesine beş seneden fazla kalmadı" buyurdu. Vefat ettiği zaman hesapladım. Bu sözü söyledikten sonra tam beş sene geçmişti."
Gözleri kör olan Ebû Bâsir anlattı: Bir gün, İmam-ı Muhammed Bâkır ile şöyle konuştuk: "Siz Resûlullah Efendimizin torunlarındansınız" dedim. "Evet" buyurdu. "Siz Resûlullah'ın vârisisiniz" dedim. "Evet" buyurdu. "Peki sizde ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, baras hastalığını gideren, evlerdeki yiyeceklerden, eşyâlardan haber veren kuvvet var mıdır"? dedim. "Evet, Allah-ü Teâla'nın izniyle vardır" buyurdu. Yanına yaklaşmamı buyurunca, yaklaştım. Mübarek elini yüzüme sürdü ve kör olan gözlerim birden açıldı. Görmeye başladım. Tekrar elini yüzüme sürdü. Gözlerim yine görmez oldu. Bunun üzerine buyurdu ki: "Dünyâda gözlerin görüp, âhirette hesâba çekilmek mi? yoksa hesapsız Cennet'e girmek mi istersin" diye sordu. Ben de dünyada görmeyip, âhirette Cennet'e hesapsız girmeyi tercih ettim. Gözlerim öyle kaldı.
Uygunsuz bir iş yaparak Hazret-i Muhammed Bâkır'ın huzûruna giren birine; "Sakın bir daha o kötü işi yapma! Bu duvarların size perde olduğu gibi, bize de perde olduğunu mu zannediyorsun" buyurdu.
Büyük zâtlardan birisi şöyle anlatıyor: Bir gün Muhammed Bâkır'ın yanına girmek için izin istedim. Yanında kardeşlerinden bir kaç kişi var, biraz bekle, dediler. Biraz bekledim. İçeriden on iki kişi çıktı. Dar elbiseler giymişlerdi. Tanımadığım kimselerdi. Selâm verip gittiler. Sonra ben içeri girdim. "Efendim, bu gidenleri hiç tanımıyoruz, acaba onlar kimlerdi" diye sordum. "Onlar cinnî olan müslüman olan kardeşlerinizdir. Siz nasıl gelip, haramdan helâlden suâl soruyorsanız, onlar da gelip soruyorlar" buyurdu.
İbn-i Ukâşe-i Esedi rahtetullahi aleyh, İmâm-ı Bâkır'ın yanına geldi. İmâm-ı Câfer-i Sâdık da oradaydı. İbn-i Ukâşe; "Cafer'in evlenme vakti geldi" dedi. Hazret-i İmâm bunun üzerine; "Yakında bir yerden esir satıcısı gelecek ve falan yerde konaklayacaklardır" buyurdu. İbn-i Ukaşe'ye, ağzı mühürlü bir kese altın verdi ve; "O esir satıcısı gelmiştir, bununla ondan bir câriye satın alın" buyurdu. İbn-i Ukâşe esir satıcısının yanına gitti. Esir satıcısı, bütün câriyeleri sattığını, sadece iki tâne kaldığını söyledi. İbn-i Ukâşe; "Bir tanesini alalım" dedi. Câriyeyi çıkardılar. Esir satıcısına; "Kaça satacaksın?" diye sordular. O da "Yetmiş altın karşılığı" dedi. "Biraz ikrâm et" dediler. Esir satıcısı: "Bir kuruş ikrâm etmem" deyince, İbn-i Ukâşe; "Bu kesede kaç altın varsa kabûl et" dedi. Satıcı; "Noksan olursa kabûl etmem" diye cevap verdi. O sırada orada bulunan ak sakallı, yaşlı bir zât; Altınları sayın" dedi. Altınları saydılar. Tam yetmiş altın idi. Câriyeyi alıp, İmâm-ı Bâkır'ın huzûruna getirdiler. Cafer-i Sâdık da oradaydı. İmâm-ı Bâkır, o hanıma, "Bekâr mısın, dul musun?" buyurdu. O; "Bekarım" dedi. İmâm-ı Bâkır; "Bir câriye esir satıcısının elinden, nasıl olur da bekâr olarak kurtulur?" diye sordu. O hanım; "Esir satıcısı ne zaman yanıma gelse, ak sakallı, yaşlı, yaşlı bir zât gelip ona kuvvetli bir tokat vurur, yanımdan uzaklaştırırdı" Bundan sonra bu hanımla, Câfer-i Sâdık nikâhlandı. Bu temiz hanımdan, İmâm-ı Mûsâ Kâzım doğdu.
Câfer-i Sâdık şöyle anlatıyor: "Bir gün babam Muhammed Bâkır; "Ömrümün bitmesine beş seneden fazla kalmadı" buyurdu. Vefat ettiği zaman hesapladım. Bu sözü söyledikten sonra tam beş sene geçmişti."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.