İlkokul yıllarım boyunca Kur'an'ı yüzünden okumayı iyice kuvvetlendirmiştim ve özellikle rahmetli annemin ısrarı üzerine beşinci sınıf biter bitmez köyümüzün imamında hafızlığa başladım.
Her cüzün son sayfasını ezberleyerek bir ay içinde otuz cüzü bitirip tekrar başa dönmüş ve iki sayfaya çıkmıştım.
İki, üç, dört derken beşinci sayfaya kadar hemen hemen hiç dersten kalmadan, hiç fire vermeden gelmiştim.
Belki iki ya da üç ay kadar daha bu ilk aşk ve sevda ile her gün ders vererek on sayfaya yaklaşmıştım ki bende yalpalamalar, bazen iki günde, bazen de üç günde bir ders vermeler başlamıştı.
Mevsim yaz, köy yerinde işlerin sıkı zamanı ama annem, hafızlık yarım kalır korkusu ile beni hiçbir işe bulaştırmıyor, göndermiyor sadece sabah erkenden yaklaşık üç kilometre uzakta olan aşağı mahallenin imamına ders dinletip geleceğim, iki yaşlarında olan kardeşime değim yerinde ise annelik yapacağım ki annem ot biçmeye, ekin biçmeye gitsin.
Yaz, uzun gün, istesem, çalışsam günde iki ders bile yapabilirim ama dedim ya yalpalamalar, teklemeler başladı, sabah oluyor, Kur'an'ı alıp çıkıyorum yola ama ders hazır değil, yol boyunca bütün gücümle çalışıyorum ama mümkün değil yetişmiyor ve çoğu zaman hocayı görmeden geri dönüyorum.
Annem hazırlanmış, orak elinde, heybesi omuzunda tarlaya gidecek, beni bekliyor; "oğlum ders verdin mi, hoca evde miydi?"
Her defasında ders verdim deyip annemi yolcu ediyor ve kardeşimle, mahallede arkadaşlarımla oynamaya devam ediyordum.
Çocukluk işte, sanki sabah olmayacak, ertesi gün benden ders istenmeyecekmiş gibi, yine oynama, oyalanma ile sabaha çıkardım, tabii ders yine hazır değil, gidip hocayı görmeden geri dönmeler sıklaşınca hoca haber gönderir; "Aziz üç gündür, beş gündür derse gelmiyor, neyin nesi?"
Böyle bir haberin bizim eve ulaşmış olması demek benim için evde kıyametin kopmuş olması anlamına geliyordu.
Annem, fiziki okşamaları bitirdikten sonra biraz sitem, biraz azar, biraz fırça karışımı cümlelerini peş peşe sıralardı; "senin yaşıtların şu işi yapıyor, bu kadar kazanıyor, bu kadar eve kâr getiriyor, biz senden sadece ders istiyoruz, onu da yapmıyorsun, üç gün, beş gün hocayı görmemek ne demek, ne yapmak istiyorsun, hafızlığı bitireceksin, başka tercih hakkın yok, bunu bilesin".
Bu tür okşamaların ve fırçaların ardından on gün bilemedin on beş gün bir düzelme, her gün ders verme devam eder ama teklemeler, gidip geri gelmeler tekrar başlar.
İşte böylesi günlerden bir gün, yine birkaç gündür ders vermemişim, yine ders hazır değil, yola çıktım ama ne olursa olsun o sabah hocayı görüp ders okuyacağım kararı ile yol boyu harıl harıl çalışıyorum, mahallenin girişinde bir duvarın dibinde oturdum çalışıyorum, bir yandan dersim zayıf olduğu için hocanın korkusu, diğer yandan eve dönüşe geç kalacağım için annemin korkusu, ezberlediğim sayfaları bile okuyamaz hale geldim.
Aradan hayli zaman geçmiş, güneş bir hayli yükselmiş, herkes işine, tarlasına gitmiş ve artık annemin sabrı taşmış ki kardeşimi komşuya emanet etmiş ve o da yola koyulmuş, bir baktım ki annem orak elinde baş ucumda dikiliyor.
Her zamanki cümlelerini art arda sıralayarak, bana savunma hakkı da tanımadan orağı koluma indirdiğini hatırlıyorum.
Kendime geldiğim zaman vakit hayli geçmişti, halsiz bir şekilde eve döndüm ama o gün akşama kadar rahmetli annem, heybesinde götürdüğü azığını da yemeden hep beni düşünmüş ve akşam eve döndüğünde kardeşimle oynadığımı görünce "Allah'a şükür çocuğa bir şey olmamış" diyerek öyle çok sevinmiş ki, ölene kadar bunu hep söyledi.
Allah gani gani rahmet eylesin, onun ısrarı sayesinde ben hafız oldum, hafız kalmayı ve hafız ölmeyi Rabbimden niyaz ediyorum?
Her cüzün son sayfasını ezberleyerek bir ay içinde otuz cüzü bitirip tekrar başa dönmüş ve iki sayfaya çıkmıştım.
İki, üç, dört derken beşinci sayfaya kadar hemen hemen hiç dersten kalmadan, hiç fire vermeden gelmiştim.
Belki iki ya da üç ay kadar daha bu ilk aşk ve sevda ile her gün ders vererek on sayfaya yaklaşmıştım ki bende yalpalamalar, bazen iki günde, bazen de üç günde bir ders vermeler başlamıştı.
Mevsim yaz, köy yerinde işlerin sıkı zamanı ama annem, hafızlık yarım kalır korkusu ile beni hiçbir işe bulaştırmıyor, göndermiyor sadece sabah erkenden yaklaşık üç kilometre uzakta olan aşağı mahallenin imamına ders dinletip geleceğim, iki yaşlarında olan kardeşime değim yerinde ise annelik yapacağım ki annem ot biçmeye, ekin biçmeye gitsin.
Yaz, uzun gün, istesem, çalışsam günde iki ders bile yapabilirim ama dedim ya yalpalamalar, teklemeler başladı, sabah oluyor, Kur'an'ı alıp çıkıyorum yola ama ders hazır değil, yol boyunca bütün gücümle çalışıyorum ama mümkün değil yetişmiyor ve çoğu zaman hocayı görmeden geri dönüyorum.
Annem hazırlanmış, orak elinde, heybesi omuzunda tarlaya gidecek, beni bekliyor; "oğlum ders verdin mi, hoca evde miydi?"
Her defasında ders verdim deyip annemi yolcu ediyor ve kardeşimle, mahallede arkadaşlarımla oynamaya devam ediyordum.
Çocukluk işte, sanki sabah olmayacak, ertesi gün benden ders istenmeyecekmiş gibi, yine oynama, oyalanma ile sabaha çıkardım, tabii ders yine hazır değil, gidip hocayı görmeden geri dönmeler sıklaşınca hoca haber gönderir; "Aziz üç gündür, beş gündür derse gelmiyor, neyin nesi?"
Böyle bir haberin bizim eve ulaşmış olması demek benim için evde kıyametin kopmuş olması anlamına geliyordu.
Annem, fiziki okşamaları bitirdikten sonra biraz sitem, biraz azar, biraz fırça karışımı cümlelerini peş peşe sıralardı; "senin yaşıtların şu işi yapıyor, bu kadar kazanıyor, bu kadar eve kâr getiriyor, biz senden sadece ders istiyoruz, onu da yapmıyorsun, üç gün, beş gün hocayı görmemek ne demek, ne yapmak istiyorsun, hafızlığı bitireceksin, başka tercih hakkın yok, bunu bilesin".
Bu tür okşamaların ve fırçaların ardından on gün bilemedin on beş gün bir düzelme, her gün ders verme devam eder ama teklemeler, gidip geri gelmeler tekrar başlar.
İşte böylesi günlerden bir gün, yine birkaç gündür ders vermemişim, yine ders hazır değil, yola çıktım ama ne olursa olsun o sabah hocayı görüp ders okuyacağım kararı ile yol boyu harıl harıl çalışıyorum, mahallenin girişinde bir duvarın dibinde oturdum çalışıyorum, bir yandan dersim zayıf olduğu için hocanın korkusu, diğer yandan eve dönüşe geç kalacağım için annemin korkusu, ezberlediğim sayfaları bile okuyamaz hale geldim.
Aradan hayli zaman geçmiş, güneş bir hayli yükselmiş, herkes işine, tarlasına gitmiş ve artık annemin sabrı taşmış ki kardeşimi komşuya emanet etmiş ve o da yola koyulmuş, bir baktım ki annem orak elinde baş ucumda dikiliyor.
Her zamanki cümlelerini art arda sıralayarak, bana savunma hakkı da tanımadan orağı koluma indirdiğini hatırlıyorum.
Kendime geldiğim zaman vakit hayli geçmişti, halsiz bir şekilde eve döndüm ama o gün akşama kadar rahmetli annem, heybesinde götürdüğü azığını da yemeden hep beni düşünmüş ve akşam eve döndüğünde kardeşimle oynadığımı görünce "Allah'a şükür çocuğa bir şey olmamış" diyerek öyle çok sevinmiş ki, ölene kadar bunu hep söyledi.
Allah gani gani rahmet eylesin, onun ısrarı sayesinde ben hafız oldum, hafız kalmayı ve hafız ölmeyi Rabbimden niyaz ediyorum?
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Aziz Karaca / diğer yazıları
- Yaratıcının kolu olan kullar… / 28.03.2025
- Reçeteyi cebinde taşıyarak şifa bekleyen bir kitle / 25.03.2025
- Ahlakî ilkeler manzumesi bir sure… / 16.03.2025
- O gün gelmeden evvel… / 13.03.2025
- Doğum yıl dönümünde Kur’an ile dirilmek… / 12.03.2025
- Oruca tutunabilseydik… / 11.03.2025
- Oruç tutsaydı bizi… / 10.03.2025
- Çocukluğumuzun ramazanları / 07.03.2025
- Tuttuğumuz oruç bizi tutamıyorsa… / 06.03.2025
- Merhaba ey Hak’tan ferman merhaba! / 04.03.2025
- Reçeteyi cebinde taşıyarak şifa bekleyen bir kitle / 25.03.2025
- Ahlakî ilkeler manzumesi bir sure… / 16.03.2025
- O gün gelmeden evvel… / 13.03.2025
- Doğum yıl dönümünde Kur’an ile dirilmek… / 12.03.2025
- Oruca tutunabilseydik… / 11.03.2025
- Oruç tutsaydı bizi… / 10.03.2025
- Çocukluğumuzun ramazanları / 07.03.2025
- Tuttuğumuz oruç bizi tutamıyorsa… / 06.03.2025
- Merhaba ey Hak’tan ferman merhaba! / 04.03.2025