Sıcak günler geliyor. Sıcak ve buhranlı. Bu günler insanların en çok beklediği ama en çok da sıkıldığı günlerdir. Bekleniyor, çünkü nefsi arzuların dorukta yaşandığı zamanların başında geliyor. Sıkıntılı hallerde serinleme gibi bir gayreti olmayanlar o kavurucu güneş ışınları altında bir garip olurlar. Sıcaklar niye bu kadar çılgınca ve delice yaşanır ki? Herhalde büyük sonuçları, büyük olayları doğurduğu içindir. O bir yılın sıkıntısı belki böyle atılıyor. Sıkılıyoruz... Sıkılıyoruz peki niye? Bunun tahlilini yaptık mı? Yapacak bir şeyimiz olmalığından mı? Yoksa yapılacak o kadar çok şey varken neden ve nereden başlayacağımızı bilememekten mi? Ya da beklediğimiz olayların gerçekleşmemesinden mi? Sebep ne olursa olsun sonuçta ömrümüzden 1 yıl daha gidiyor ve verilen süreye her saniye daha çok yaklaşıyoruz. Peki bu süreyi nefsi arzularımıza göre mi geçeceğiz. Cevabımız "elbette hayır" olmalıdır. Bize verilen bu sürede Allah'ı bilmek ve tanımak zorundayız. Nasıl mı yapacağız. Bakın cevabını Allah-ü Teala veriyor: "Oku! Yaradan Rabb'inin adıyla oku" (96/1-2). Evet okuyarak, yani ilimle. Peygamberimiz "İlim öğrenmek her kadın ve erkeğe farzdır" demiştir. Farz olmazsa olmaz olan, yapılmadığında karşılığında azap olandır. Peki hangi ilmi? Bizi kamil yapan, Allah'a ve O'nun Peygamberine, velilerine ulaştıran ilmi. İşte bu ilme adımımızı atabilirsek, değil o zaman sıkılmak, zaruriyetlerimizden bile taviz verecek duruma geliriz. Belki o zaman geç kalıp o ilimde nasibimiz olmadığına ağlayacağız, ağlayacağız. Bu başladığımız ilmi ancak süremiz bittiğinde bırakabilmeliyiz. Hayat boyu olmasaydı Peygamberimiz "Beşikten mezara kadar ilmi talep ediniz" der miydi? Peki ya biz ne yaptık? Şu an ne yapıyoruz? Hangi boş şeylerle vaktimizi bitiriyoruz? Yarın ne yapacağız? Niye bir başlangıç yapmıyoruz? Bu kaçışımız ne zamana kadar, nereye kadar sürecek? Halbuki eninde sonunda yine ona döneceğiz. Geç kalmış olmaktan korkmuyor muyuz? Neyimize güveniyoruz? Çok büyük bir hastalık yaşıyoruz ama farkında değiliz. Bedenimiz hasta olduğunda hemen tıbba koşuyoruz ya manevi hastalıklar? Neden hasta olduğumuzu kabul edemiyoruz. Kendimizi bir Kur'an ile Peygamberle karşılaştıralım bakalım hastalık hangi boyutta.
Beden kanser olduğunda yıllarca okumuş profesör "Tıp ümidini kesti. Ancak Allah'tan ümit kesilmez" diyorlar doğrudur. Rabbimiz "Allah'tan ümidini kesenler kafirlerin ta kendileridir" diyerek bize müjde veriyor. Ya ruhumuz, acaba ruhumuzdan ümit kesildi mi? Kesilmemesini istiyorsak her an tövbe ve istiğfar ile Rabbimizin ümidine sarılmalıyız. Yalnız bu ümit bizi son ana kadar günah işlemeye davet etmemeli. Bir an önce geçmişi silip geleceğe farklı bir açıdan bakmalıyız. Bu açı ilim açısı olmalı. Bir an önce onunla kucaklaşmalıyız hem de bırakmamacasına. Allah'a giden yolu bulmalıyız. Yoksa her an bu fırsat elimizden alınabilir. Belki bu yazıyı bile bitiremeden? Çünkü bu mümkün; ilim solmaya yüz tutan çiçeğe verilen su gibidir. Bizim de ölmek üzere olan ruhumuzu besleyen bir ırmak gibidir. Devamlı akar. Hiç sonu gelmeyecekmişçesine. Nice maddeten iyi olup manen ölmüş insanlar var. Gelin öldüğümüzde imrenilenlerden olalım. Allah'ımızın dünyaya saldığı ilim ipine sarılalım. Çünkü başka kurtuluşumuz yok. Bizler meleklerle hayvanlar arasında yaratılmışız. Farkımız ilmi anlayan bir aklımızın olmasıdır. Aklımızı ve irademizi ilimle güçlendirdiğimizde değil meleklerden bile üstün olabiliriz. Bunu bize Rabbimiz söylüyor.
Bu ilme niye bu kadar uzağız? Kime sorsak biliyorum cevabını verir. Çünkü ilim deyince elif be'yi ezberlemek, Kur'an-ı Kerim'i anlamadan okumak, ayıp diye oruç tutmak, bazı gecelerde büyüklerimizden öğrendiğimiz namazı kılmak. Evet bunlardan başka aklımıza bir şey gelmiyor mu. Belki bizler taklitçilikten öğrendik ya şimdiki gençler! Bunu yapabiliyorlar mı? Şöyle bir 30-40 yıl öncesini veya sonrasını düşünün. Neyden uzaklaşıp nereye yakınlaşıyoruz. Öğrenmek, uygulamak sadece yaşlılığa mı has? Acaba yaşlanabilecek miyiz? Ölenler hep yaşlılar mı? Ama o kadar çok işimiz var ki vakit bulamıyoruz değil mi? Reklam arasında film seyreder gibi biz de dünyalık meşguliyetlerden arta kalan zamanlarda ahirete yöneliyoruz. Nerde kaldı hayat boyu süren ilim. İlim herşeyin başıdır. Öğrenip amel ettiğimiz ilimle Allah katından yerimiz belirleniyor. Yeter ki biz çaba harcayalım, Peygamberimiz "Bildikleriyle amel edene Hz. Allah bilmediklerini öğretir" diye vaad ediyor. Hz. Allah ilim sahiplerini överken "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" diyerek farkı vurguluyor.
Henüz geç kalmamış olabiliriz. Ama yarın çok geç olabilir. Allah'ımızı tanıyacak, tanıtacak ilimle tanışalım. Daha ne bekleyip duruyoruz?..
Aysel ALTUNTAŞ
Beden kanser olduğunda yıllarca okumuş profesör "Tıp ümidini kesti. Ancak Allah'tan ümit kesilmez" diyorlar doğrudur. Rabbimiz "Allah'tan ümidini kesenler kafirlerin ta kendileridir" diyerek bize müjde veriyor. Ya ruhumuz, acaba ruhumuzdan ümit kesildi mi? Kesilmemesini istiyorsak her an tövbe ve istiğfar ile Rabbimizin ümidine sarılmalıyız. Yalnız bu ümit bizi son ana kadar günah işlemeye davet etmemeli. Bir an önce geçmişi silip geleceğe farklı bir açıdan bakmalıyız. Bu açı ilim açısı olmalı. Bir an önce onunla kucaklaşmalıyız hem de bırakmamacasına. Allah'a giden yolu bulmalıyız. Yoksa her an bu fırsat elimizden alınabilir. Belki bu yazıyı bile bitiremeden? Çünkü bu mümkün; ilim solmaya yüz tutan çiçeğe verilen su gibidir. Bizim de ölmek üzere olan ruhumuzu besleyen bir ırmak gibidir. Devamlı akar. Hiç sonu gelmeyecekmişçesine. Nice maddeten iyi olup manen ölmüş insanlar var. Gelin öldüğümüzde imrenilenlerden olalım. Allah'ımızın dünyaya saldığı ilim ipine sarılalım. Çünkü başka kurtuluşumuz yok. Bizler meleklerle hayvanlar arasında yaratılmışız. Farkımız ilmi anlayan bir aklımızın olmasıdır. Aklımızı ve irademizi ilimle güçlendirdiğimizde değil meleklerden bile üstün olabiliriz. Bunu bize Rabbimiz söylüyor.
Bu ilme niye bu kadar uzağız? Kime sorsak biliyorum cevabını verir. Çünkü ilim deyince elif be'yi ezberlemek, Kur'an-ı Kerim'i anlamadan okumak, ayıp diye oruç tutmak, bazı gecelerde büyüklerimizden öğrendiğimiz namazı kılmak. Evet bunlardan başka aklımıza bir şey gelmiyor mu. Belki bizler taklitçilikten öğrendik ya şimdiki gençler! Bunu yapabiliyorlar mı? Şöyle bir 30-40 yıl öncesini veya sonrasını düşünün. Neyden uzaklaşıp nereye yakınlaşıyoruz. Öğrenmek, uygulamak sadece yaşlılığa mı has? Acaba yaşlanabilecek miyiz? Ölenler hep yaşlılar mı? Ama o kadar çok işimiz var ki vakit bulamıyoruz değil mi? Reklam arasında film seyreder gibi biz de dünyalık meşguliyetlerden arta kalan zamanlarda ahirete yöneliyoruz. Nerde kaldı hayat boyu süren ilim. İlim herşeyin başıdır. Öğrenip amel ettiğimiz ilimle Allah katından yerimiz belirleniyor. Yeter ki biz çaba harcayalım, Peygamberimiz "Bildikleriyle amel edene Hz. Allah bilmediklerini öğretir" diye vaad ediyor. Hz. Allah ilim sahiplerini överken "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" diyerek farkı vurguluyor.
Henüz geç kalmamış olabiliriz. Ama yarın çok geç olabilir. Allah'ımızı tanıyacak, tanıtacak ilimle tanışalım. Daha ne bekleyip duruyoruz?..
Aysel ALTUNTAŞ
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.