Bu îzâhât, Hazreti Mevlânâ'yı sırf aklın aydınlattığı zahir ilmin hudûduna getirip dayar. Bu noktada kalarak suale cevap vermek mümkün değildir. Şems, hal silahıyla O'nu bu noktadan ileriye iter. İlerisi uçsuz bucaksız bir "ledün âlemi"dir. Böylece Şems, muhatabını, O'nda mevcut olduğu halde habersiz bulunduğu manevî bir iklîmin ufkuna doğru şimşek sür'atiyle bir keşif seyahatine çıkarmış olur. Bu anî gelişmenin te'siri ile Hazreti Mevlânâ, daha evvel ezberlemiş bulunduğu zahirî ilmin mütalaalarından birini serdediyormuşcasına kolaylıkla şu cevabı verir: "Bayezîd'in "Şanım ne yücedir; kendimi tesbîh ederim! Ben sultanların sultanıyım!.." sözü bir işba, (doymuşluk) halinin ifadesidir. Yani, O'nun manevî susuzluğu, küçük bir tecelli ile giderilmiş oldu. Ruhu artık talebsiz bir hale geldi. Sekre sürüklendi. Okyanusun hacmi sonsuzdu, lakin O'nun istiabı bu kadardı. Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ise, "Elem neşrahleke sadrak!" sırrına mazhar olmuştu. Tecelliler, kendisini her taraftan kuşattı. Kainat kadar geniş olan sadrı, bir türlü kanmıyordu. Susadıkça susuyor, içtikçe de susuzluğu artıyordu. Her an bir halden diğer bir hale yükseliyor ve her yükselişte de bir önceki haline tevbe ediyordu. Nitekim: "Ben günde yetmiş defâ bir rivayette yüz defâtevbe ederim!.." buyurmuşlardır. Zîrâ O, yüce Mevlâ'sına her an daha yakınlık istiyordu. Çünkü iştiyakı sonsuz, kul ile Rabb arasındaki mesafe ise sonsuz kere sonsuzdu. Bu sebeple birçok kereler: "Ya Rabbi, Sen'i gereği gibi ve layık olduğun veçhile tanıyamadım.. Sana hakkıyla kulluk yapamadım.." diye iltica ve tazarrûda bulunuyordu."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.