8 koca yıl süren saldırılar, dünya devi ülkelerin hesapsız abartılı gemileri, son teknoloji ürünü silahlar, bombalar…
Bizde olmayan savaş mühimmatları.
Bizde olmayan uçaklar.
Bizde olmayan araçlar, denizaltılar…
O günün en modern orduları dayanmış kapımıza, Türkleri Orta Asya'ya sürelim naraları atıyor.
Yedi düvel karar vermiş, Türkler bu coğrafyadan hemen, şimdi sürülmeliler!
Aylarca süren bombalamalar, aylarca süren deniz savaşları, aylarca süren kara savaşları; bizde olmayan her çeşit ölüm makinaları, onlarda var ve insafsızca üzerimize ölüm kusuyorlar.
Ne yapsın bu millet ne yapabilir ki!
Camilerde salalar, sabahlara kadar edilen dualar, "Yarabbi işgalcileri kahret" nidaları milyonların yapabileceği tek şeydi, onu yaptılar.
Yeterli olur muydu bu yapılanlar. Elbette yeterli olmayacaktı, olmadı da.
Düşman saldırıları hiç azalmadan devam etti.
Binlerce vatan evladı İngiliz, İtalyan, Hintli, Avustralyalı, Anzak toplarından atılan bombalarla şehit olmaya devam etti.
Alman General Otto Liman von Sanders pek de heveslisi olmadığı bir savaşa,
Alman siyasetçilerin olmayacak vaatlerine kanıp gelmişti İstanbul'a. Beceriksiz payitaht mensupları Mehmetçiğin başına onu getirirken, İngiltere'den bulamadıkları şefkati Almanlardan umuyorlardı maalesef.
Dualar, salalar, Liman von Sanders'ler yetmiyordu haçlı donanmasını Çanakkale'den söküp atmaya.
Bir şeyler daha yapmalıydık, ama ne?
Kader, organize olamamış bir millete bir kez daha yardım etmeye karar vermiş olacak ki, Mustafa Kemal Atatürk İstanbul'da rahat durmuyor, Çanakkale'de yaşanan işgalin bir an önce bitmesi için yapılması gerekenleri hem genelkurmaya hem İstanbul gazetelerine düzenli olarak yazıyor, ikaz ve uyarılarda bulunuyordu!
Genelkurmay, Mustafa Kemal'in bu ısrarcı uyarılarından sıkılmış ve onu İstanbul'dan uzaklaştırmak için savaşın ortasına yollamayı kararlaştırmıştı.
Sabahın ilk saatlerinde Paşa'ya gelen haberci ile Çanakkale'de bir karargâha atandığı haberini getirdiler henüz Albay olan gönüllerin paşası Mustafa Kemal'e.
Güya ondan kurtulmuş olacaklardı.
Aslında Mustafa Kemal'in de istediği tam da buydu.
Savaştan, mücadeleden uzak duramıyordu çünkü Türk vatanı onun için kutsal, Türk milleti onun için çok kıymetliydi.
Çanakkale'ye gitti, önce bir yolunu bulup kumandayı Liman von Sanders'ten aldı.
Sonra işgal kuvvetlerini kovdu.
Sonra hiç bir şey yapmamış gibi akaretlerdeki ana evine döndü.
İstanbul'da rahat bırakırlar mı Paşa'yı, elbette hayır, bırakmadılar da.
Çok geçmeden Suriye'ye sürüverdiler. Birkaç yıl da orada mücadeleye devam etti Paşa.
Bir sabah İstanbul'dan gelen bir emirle hayatı karadı bir anda: "Ordularını terhis et, silahları Fransızlara teslim et."
Aklı başından gitti.
Telgrafın başına geldi ve şu cevabı yazdırdı:
"Tebliğ edilen emir benim yaradılışıma uygun değildir. Hem terhis, hem teslim benim yapabileceğim bir şey değildir. Ben bu kutsal askerimi ve silahlarımı asla düşman kuvvetlerinin insafına bırakmayacağım. Bilginize arz ederim."
İstanbul yazdığı 3 mesaja da aynı cevabı alınca, görevinden alınması emrini ulaştırdılar Paşa'ya.
Mustafa Kemal gelen Türk komutana orduyu teslim ederek İstanbul'a dönmek için harekete geçti.
Bugünlük bu kadar yeterli. Bir sonraki yazımda devam edeyim müsaadenizle.
Konu başlığı 29 Ekim.
- İsrail'i dinleyin! / 05.08.2024
- Kontrol kayboldu mu? / 23.07.2024
- Tasarruf etmek zaruret midir? / 17.05.2024
- 31 Mart ne anlama geliyor? / 03.04.2024
- Beka meselesi / 06.03.2024
- Angara gerçeği! / 14.02.2024
- Beka meselesi! / 10.02.2024
- Bugünler de geçecek! / 07.02.2024
- Nereye gidiyoruz? / 27.01.2024