Ülkemiz "vatan" olmuşluktan tekrar "toprak"lığa döndürülmek suretiyle istilaya açık hale getirilmeye çalışıladursun vatan evlatları da boş durmuyor. Bu vatanın vatanlığını pekiştirmek için mühür üstüne mühür vurmaya, tapu üstüne tapu ihdas etmeye devam ediyorlar. Ülkemiz Türkiye'de müthiş bir oyun oynanıyor. Bu ülkeyi haritadan silmek, adını tarihin çöp sepetine göndermek için bıkmadan, usanmadan sahneye konulan oyunlar, planlar, programlar, stratejiler birbirini izliyor. Şark Meselesi bağlamında biz Müslüman Türkler, "vatan" olmuş bu "toprak"lardan bütün köklerimizle kazınmak isteniyoruz. Bu girişimin, köprübaşı görevi gördüklerini gizlemeyen yerli işbirlikçileri, taşeronları da bulunuyor. Bir Anadolu Uygarlıkları masalıdır, tutturdular gidiyor. Toprağın altı üstüne getiriliyor, ne kadar Hıristiyan-Roma-Elen kültürü kalıntısı, Hitit-Urartu çanak-çömleği varsa çıkarıltıyor, ihya ediliyor, "tarihî eser" dokunulmazlık zırhına büründürülerek baş köşelere yerleştiriliyor. Anadolu'yu bir müze halinde Hıristiyan Batı'ya peşkeş çekmek, herhangi bir buhran anında da "buralar zaten bizim topraklarımızmış" diyerek el koymalarına, Haçlı istilasına yol açmak, tapusunu teslim etmek demek olan gaflet, dalalet ve hatta hıyanet sayılabilecek korkunç bir harekete imza atmaktan çekinilmiyor. Çekinilmediği gibi yetkililerimiz, etkililerimiz, siyasilerimiz, devlet adamlarımız bîidrak bir şekilde "işte tapularınız" dercesine Anadolu Uygarlıkları sergileri açmakla meşguller. Müslüman Türk deforme ediliyorTabii bununla yetinilmiyor. "Toprak"lıktan Müslüman Türk'e "vatan"lığa bin yıl önce terfi etmiş Anadolu, Haçlı istilasına maruz bırakılmak için bir taraftan adeta bir müzeye dönüştürülürken diğer taraftan üzerindeki Müslüman Türk kimlikli "insan" da deformasyona tâbi tutuluyor. Müslüman Türklüğünden koparılmak üzere kampanyalar yürütülüyor. Mesela tutuluyor, Hıristiyanlığa mal edilmiş bir efsane, Noel Baba efsanesi için festivaller düzenleniyor. Müslüman Türk çocukları, etkili ve yetkililer başlarında olmak üzere bu merasimlere iştirak ettiriliyor. Yetmiyor; kerameti kendinden menkul bu Noel Baba, "Anadolu Ereni" olarak yutturulmaya çalışılıyor. Hıristiyan- Elen-Latin-Roma kültürüne dayanan bir edebiyat, bir efsane telkini furyasıdır gidiyor. Yani Anadolu'yu "vatan" kılan Müslüman Türklerin, ne Türklük, ne Müslümanlıkla alakalarının olmayıp, bu uygarlıkların varisleri olduğu imajı dayatılıyor. Hepsinden önemlisi Vatikan kurumu "Dinlerarası Diyalog" misyonunun parçası olmaya soyunuluyor. Müslüman Türk, önce dinî, sonra da millî kimliğinden soyutlanmaya, Müslüman Türklükten Hıristiyan Rumluğa dönüştürülmeye çalışılıyor. "Vatan" bildiğimiz bu topraklar işgal ve istilaya açık hale getiriliyor. Endülüs'ü unutmak mümkün mü?Bu yakıcı, kavurucu gerçeğin farkında olanlar var olduğu gibi omuz silkenler de yok değil. Fakat onlar, İspanya'da 800 sene kalan, Endülüs medeniyetini kuran, tuvalet bile bilmeyen Batı'ya temizliğin yanısıra bilimi, fenni, tıbbı öğreten Müslümanların, sekiz asrın sonunda, aynı Batı tarafından, hem de bir tek Müslüman kalmamacasına bu topraklardan kazındıklarını unutuyor. İşi, çalmadık kapı, girmedik kılık, düşmedik aşağılık, soyutlanmadık kimlik-kişilik, vazgeçmedik değer yargısı bırakılmadık şekilde "varsa-yoksa AB üyeliği"ne götürenler ise AB'nin, "Avrupa bizi değil, İstanbul'u, Anadolu'yu istiyor. Anadolu'yu da biz Türklersiz istiyor" gerçeğinden başka bir şey olduğunu ya bilmiyor, ya da "üç maymun"u oynuyor. Türkiye bu derece yakın bir tehlike ile karşı karşıya bulunmasına rağmen, tehlikeden birinci derecede haberdar olması gereken devletlûlarımız hâlâ Anadolu Uygarlıkları faaliyetlerine, Dinlerarası Diyalog faaliyetlerine destek vermeye devamda beis görmemekle meşguller. Kilise üstüne kilise onarmakla, "kilise ev" tabirini gündemimize sokmakla iştigal ediyorlar. Müslüman Türk söz konusu olduğunda ise vaziyeti "idare" etmekten öte bir hizmeti öngörmeyen "fildişi kule" siyaseti sergiliyorlar. Bu dizi yazımızı tetikleyen "yol" konusunda, bundan neredeyse çeyrek yüzyıl önce yollardaki bir reklam tabelasında kendini gösteren "gidemediğin yer senin değildir" gerçeğini bugün bile idrak edemiyorlar. Mühür üstüne mühür, Fakat bu idrakte olanlar yok değil. Yok değil, çünkü doyduğumuz yerden doğduğumuz yere doğru seyreden bu gezimizde, toprağın nasıl vatan kılındığının bilincinde olan vatan evlatlarının, bu toprakların, yaylasına, dağına, taşına varıncaya kadar vatan olduğunu dost, düşman herkese duyurmak için mühür üstüne mühür, tapu üstüne tapu özelliği taşıyacak eserlere imza attığını, minareli camiler inşa ettiklerini gördük. Bunlardan birine Sisdağı ile ismi çoğu kez birlikte anılan Kadırga yaylasındaki Eskala obasında tanık olduk. Fikri Tokul adlı bir işadamının önderliğinde bu obaya, görenlerin gıpta ile baktığı büyüklük ve güzellikte bir cami inşa edilmişti; açılış törenine katılmış, Müslüman Türk insanının ve özellikle Müslüman Türk annesinin nasıl da bileziğini, küpesini, cüzdanındaki harçlığını cömertçe verdiğini gözlemlemiştik. Geyikli Beldelilerin obası Çelike'de de küçük bir mescitin, önce minaresi dikilerek camiye dönüştürülme hayrı gerçekleştiriliyordu. Bu hayırlı işe önderlik eden Hacı Ömer Dural, damdan düşüp incittiği beli çelik korse ile koruma altına alındığı halde inşaatın başında idi. Aynı şekilde, Kadırga yaylasının yüzyıllardır simgesi durumunda bulunan ve hava ne kadar bozuk olursa olursa olsun Cum'a namazında bir damla yağmurun, çisenin yağmadığı gözlenen, Fatih Sultan Mehmet'in, Trabzon'u fethe giderken Cuma namazı kıldığı yer olarak da bilinen Kadırga Açık CamiGGGi (Camiin üstü açık) de birkaç yıl önce iki adet minareye kavuşturulmuştu. Alaca yaylasında, taa Sisdağı'ndan görülecek şekilde bir minare yükseliyordu. Kayasis'in zirvesinde ise cami, Kur'an kursu binası ile birlikte arz-ı endam ediyordu. Toprakları vatan kılan mühürlerin önemiBosna Hersek'te, yüzbinlerce Müslüman Boşnak'ın katledildiği, on binlerce Müslüman kadının ırzına musallat olunduğu, tarihe de "20.Yüzyılın ayıbı" olarak geçen savaşta, Müslüman Boşnak insanına reva görülen akıl almaz katliam, işkence ve zulmün yanısıra, Hırvatların Osmanlı eseri tarihi Mostar Köprüsü'nü sulara gömmesi ile Sırpların Osmanlı eseri camileri, minareleri, külliyeleri topa tutması, yani her iki saldırgan zihniyetin Balkanlara Türk İslam kimliği veren, yani Balkan topraklarını "vatan" kılan eserleri de haritadan silme girişimi... Yine Osmanlı'nın, hükümferma olup da "vatan" kıldığı nice "toprak"lara, ricat sonrası tanık olunduğu şekliyle müstevlilerin, yıka yıka, kazıya kazıya bitiremeyecekleri kadar çok sayıda mühür vurma ihtiyacı hissetme gerçeği... Birlikte düşünüldüğünde, Fikri Tokul'un, Hacı Ömer Dural'ın, Kadırga Açık Camii'ne çifte minare dikenlerin nasıl da ulvî bir ibadetin altına imza attıkları daha iyi anlaşılıyordu. Tabiî gerçeklerin farkında olanlarca daha iyi anlaşılıyordu.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.