Anlatılan bu büyük, bu muhteşem tabloyu geçmişte gördük. Muhakkak ki, bugün de velayet yoluyla yaşanması gerekir bu olayın. Maalesef İslâm toplumlarında, hatta bizim Türkiye'mizde bile bu kardeşliğin izlerine büyük çapta pek rastlayamıyoruz. Hatta bu hususta müsteşrikler, Batılılar tarafından ithamlarla da karşı karşıya bulunuyoruz. O zaman şu soru önem kazanıyor: Bu kardeşliğin tesisi için ne yapmamız lazım?
Bu soruyu şu şekilde de anlamamız mümkündür: Müslüman olan arkadaşlarımızın İslâm'ı anlatırken hangi halet-i ruhiye içinde olmaları lazım ki, biz tekrar o sevdayı yaşayabilelim?
Bir defa, İslâm'ı camideki hoca efendinin, müezzin efendinin, hacı efendinin tasarrufunda bir şey zannediyoruz. Öncelikle bu yanılgıdan hepimiz ümmet olarak kurtulmalıyız. Dinin mükellefi yeryüzünde var olan her insandır. Yani insan adına, insanlık adına yaratılmış varlık olan, benim, sensin. Amerika'daki insan da bundan mükelleftir. Türkiye'deki insan da. Afrika'daki da mükelleftir, Uzakdoğu'daki de. Hülasa hepimiz İslâm'ı yaşamak ve yaşatmakla mükellefiz, sorumluyuz.
Her müslüman örnek olmalıdır
Bir başka yanlış anlayış da şudur: İslâm'ı hoca efendi biliyor ve yaşıyor; o halde bu dini temsil etme görevi de onundur. Bu çok kısır bir anlayıştır. Dini bilene elbette hürmetimiz, saygımız, muhabbetimiz olacak; ama dini yaşayışta hepimiz herkesle yarışa girmeliyiz. Oysa biz, kendimizi bir tarafa çekip, sen mükellefsin, ben değilim diyoruz. Sebep olarak da, "biz bunun tahsilini yapmadık" yapanlar mesuldür diyoruz. Peki bu tahsili yapanların dışında insanlar mükellef değil mi? "Mükellef, ama ikinci veya üçüncü derece mükellef." Bir defa bu anlayaşın kesinlikle terk edilmesi lazım.
Bir diğer husus da şudur: İslam'ı yaşamayı hayatına gaye olarak seçmiş kardeşlerimizin, sözde değil, İslam yaşantılarını hal olarak dünyalarında yansıtmaları lazım. Yani inandığı dinin şartlarını, fiilerinde göstermeleri gerekir. Bir başka ifadeyle ki, Peygamberimizin bunu sıkça ifade buyururlar; "Müslüman'ın, canlı bir nümune, Kur'an nümunesi, İslam nümunesi olması lazım."
Bu soruyu şu şekilde de anlamamız mümkündür: Müslüman olan arkadaşlarımızın İslâm'ı anlatırken hangi halet-i ruhiye içinde olmaları lazım ki, biz tekrar o sevdayı yaşayabilelim?
Bir defa, İslâm'ı camideki hoca efendinin, müezzin efendinin, hacı efendinin tasarrufunda bir şey zannediyoruz. Öncelikle bu yanılgıdan hepimiz ümmet olarak kurtulmalıyız. Dinin mükellefi yeryüzünde var olan her insandır. Yani insan adına, insanlık adına yaratılmış varlık olan, benim, sensin. Amerika'daki insan da bundan mükelleftir. Türkiye'deki insan da. Afrika'daki da mükelleftir, Uzakdoğu'daki de. Hülasa hepimiz İslâm'ı yaşamak ve yaşatmakla mükellefiz, sorumluyuz.
Her müslüman örnek olmalıdır
Bir başka yanlış anlayış da şudur: İslâm'ı hoca efendi biliyor ve yaşıyor; o halde bu dini temsil etme görevi de onundur. Bu çok kısır bir anlayıştır. Dini bilene elbette hürmetimiz, saygımız, muhabbetimiz olacak; ama dini yaşayışta hepimiz herkesle yarışa girmeliyiz. Oysa biz, kendimizi bir tarafa çekip, sen mükellefsin, ben değilim diyoruz. Sebep olarak da, "biz bunun tahsilini yapmadık" yapanlar mesuldür diyoruz. Peki bu tahsili yapanların dışında insanlar mükellef değil mi? "Mükellef, ama ikinci veya üçüncü derece mükellef." Bir defa bu anlayaşın kesinlikle terk edilmesi lazım.
Bir diğer husus da şudur: İslam'ı yaşamayı hayatına gaye olarak seçmiş kardeşlerimizin, sözde değil, İslam yaşantılarını hal olarak dünyalarında yansıtmaları lazım. Yani inandığı dinin şartlarını, fiilerinde göstermeleri gerekir. Bir başka ifadeyle ki, Peygamberimizin bunu sıkça ifade buyururlar; "Müslüman'ın, canlı bir nümune, Kur'an nümunesi, İslam nümunesi olması lazım."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.