İnsan ülkesinde kalp şahtır
Kalp bir şahtır. Kendi ülkesinde, vezirin, yani aklın verdiği işarete göre hareket ettiği müddet, şahlığında yanılmaz, doğru yol alır. Şehvet ve kötü sıfatların saldırısına uğrar, aklın işaret ettiği yoldan kayarsa; doğru yoldan sapar, adaleti elden bırakmış olur
17.07.2023 21:00:00
Hakan Akkuş
Hakan Akkuş





İmam Gazali Hazretleri buyurdu ki:
Kalp bir şahtır. (Burada kalp derken o ilâhî incelik -lâtife- sırrını kastediyorum.) Beden onun ülkesidir. Düşünen aklî kuvvet ise, veziridir. Kötü vasıflar da onun için bir kayıt ve bağdır.
Kalp, kendi ülkesinde, vezirin, yani aklın verdiği işarete göre hareket ettiği müddet, şahlığında yanılmaz, doğru yol alır. Şehvet ve kötü sıfatların saldırısına uğrar, aklın işaret ettiği yoldan kayarsa; doğru yoldan sapar, adaleti elden bırakmış olur.
Bir misâl verelim: İlâhî incelik adını verdiğimiz o kudsî sır, koşup giden bir avcıya benzer. Bu vücut ona binektir. Öfke, kötü ihtiras onun av köpeğidir. Bindiği binek, yardımcı aldığı köpek vs. emrine uyar, ihanet etmezlerse, av maksadı yerine gelir, umduğunu elde eder. Burada zikri geçen av, ilim avı ve sonsuz saadet ganimetidir.
Şayet, bindiği binek, asi olur, köpeği av işinden anlamaz yahut da gönderdiği av peşine düşmez, işaret ettiğini tutmazsa, iş bozulur. Gayeyi bulmak güçleşir. Bu hale göre, av yapmak bir yana, kendisine saldırır ve varlığını yer bitirir.
Kalbin ilim ganimetini toplaması birkaç yönden olur. Bir tanesi, ulemâ zümresine hastır. Onlar bildikleri ile bir mukaddime yapar, ona göre netice çıkarırlar. Bazı delillere tutunarak matlup hedefe ulaşırlar.
Bir başka ilim ganimeti var ki, bahsi geçenden ayrıdır, ona delil ve mukaddime ile varılmaz. Ona keşif ve Allah Teâlâ'nın vereceği irade ile varılır. Tıpkı peygamberlere verildiği gibi. İbrahim Peygamber hakkında buyurulan şu ayet-i kerime İlâhî ilmin kaynağını anlatır: "Böylece Biz, İbrahim'e göklerin ve yerin bütün ihtişamı ile mülkünü göstermiş olduk." (En'am, 75).
Bu ikinci şıkka dahil olan ilim, Peygamber Efendimiz tarafından yapılan şu dua ile bize çok iyi anlatılmaktadır: "Allah'ım, eşyayı olduğu gibi bana göster."
Peygamber (s.a.v.), bu ilmi alırken; araya vasıta, delil ya da mukaddime sokulamaz. Ve ilmi almak için bir mâni de olmaz. Bunu da şu ayet-i kerime bize açıklar: "Allah insanlara, rahmet nevinden vereceği bir şey için alıkoyan olamaz." (Fatır, 2).
Burada bahsedilen rahmet, İlâhî varlıkta boldur, onun sonsuz kereminden, temiz kalplere daima gelir. Peygamber Efendimizin buyurduğu şu hadis-i şerifte bu İlâhî rahmet daha açık anlatılır: "Yaşadığımız günlerde, İlâhî nefhalar vardır; ayık olun ve benliğinizi ona arz edin." Burada "arz edin" cümlesinden murad, kalbi temiz tutmakla sonsuz saadete ve felaha ermektir. Bir ayet-i kerimede, "Özünü tezkiye eden felaha erdi" (Şems, 9) buyuruldu. Bir başka ayette ise, "Onu -nefsi gerçeklere karşı- kapayan ziyana uğradı" (Şems, 10) buyuruldu. Bu ayet bir evvelkinin tefsiri ve o halin zıddı sayılır, bu halden kaçan birinciye erer.
(El-Mürşidü'l-Emîn ilâ Mev'izeti'l-Mü'minîn'den...)
Kalp bir şahtır. (Burada kalp derken o ilâhî incelik -lâtife- sırrını kastediyorum.) Beden onun ülkesidir. Düşünen aklî kuvvet ise, veziridir. Kötü vasıflar da onun için bir kayıt ve bağdır.
Kalp, kendi ülkesinde, vezirin, yani aklın verdiği işarete göre hareket ettiği müddet, şahlığında yanılmaz, doğru yol alır. Şehvet ve kötü sıfatların saldırısına uğrar, aklın işaret ettiği yoldan kayarsa; doğru yoldan sapar, adaleti elden bırakmış olur.
Bir misâl verelim: İlâhî incelik adını verdiğimiz o kudsî sır, koşup giden bir avcıya benzer. Bu vücut ona binektir. Öfke, kötü ihtiras onun av köpeğidir. Bindiği binek, yardımcı aldığı köpek vs. emrine uyar, ihanet etmezlerse, av maksadı yerine gelir, umduğunu elde eder. Burada zikri geçen av, ilim avı ve sonsuz saadet ganimetidir.
Şayet, bindiği binek, asi olur, köpeği av işinden anlamaz yahut da gönderdiği av peşine düşmez, işaret ettiğini tutmazsa, iş bozulur. Gayeyi bulmak güçleşir. Bu hale göre, av yapmak bir yana, kendisine saldırır ve varlığını yer bitirir.
Kalbin ilim ganimetini toplaması birkaç yönden olur. Bir tanesi, ulemâ zümresine hastır. Onlar bildikleri ile bir mukaddime yapar, ona göre netice çıkarırlar. Bazı delillere tutunarak matlup hedefe ulaşırlar.
Bir başka ilim ganimeti var ki, bahsi geçenden ayrıdır, ona delil ve mukaddime ile varılmaz. Ona keşif ve Allah Teâlâ'nın vereceği irade ile varılır. Tıpkı peygamberlere verildiği gibi. İbrahim Peygamber hakkında buyurulan şu ayet-i kerime İlâhî ilmin kaynağını anlatır: "Böylece Biz, İbrahim'e göklerin ve yerin bütün ihtişamı ile mülkünü göstermiş olduk." (En'am, 75).
Bu ikinci şıkka dahil olan ilim, Peygamber Efendimiz tarafından yapılan şu dua ile bize çok iyi anlatılmaktadır: "Allah'ım, eşyayı olduğu gibi bana göster."
Peygamber (s.a.v.), bu ilmi alırken; araya vasıta, delil ya da mukaddime sokulamaz. Ve ilmi almak için bir mâni de olmaz. Bunu da şu ayet-i kerime bize açıklar: "Allah insanlara, rahmet nevinden vereceği bir şey için alıkoyan olamaz." (Fatır, 2).
Burada bahsedilen rahmet, İlâhî varlıkta boldur, onun sonsuz kereminden, temiz kalplere daima gelir. Peygamber Efendimizin buyurduğu şu hadis-i şerifte bu İlâhî rahmet daha açık anlatılır: "Yaşadığımız günlerde, İlâhî nefhalar vardır; ayık olun ve benliğinizi ona arz edin." Burada "arz edin" cümlesinden murad, kalbi temiz tutmakla sonsuz saadete ve felaha ermektir. Bir ayet-i kerimede, "Özünü tezkiye eden felaha erdi" (Şems, 9) buyuruldu. Bir başka ayette ise, "Onu -nefsi gerçeklere karşı- kapayan ziyana uğradı" (Şems, 10) buyuruldu. Bu ayet bir evvelkinin tefsiri ve o halin zıddı sayılır, bu halden kaçan birinciye erer.
(El-Mürşidü'l-Emîn ilâ Mev'izeti'l-Mü'minîn'den...)
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.