ABD Başkan George Walker Bush, büyük ihtimalle yarın gece Afganistan'a karşı saldırıya geçilmesi yönünde emir verecek. New York ve Washington'a yönelik terörist eylemlerin hemen ardından ABD liderliğinde ve kamuoyunda oluşan kanaatlerde herhangi bir değişiklik olmadı. İlk dakikadaki düşünceleri ile şu anki fikirleri aynı paralelde.
Saldırıların üzerinden 11 gün geçti. Bu süre zarfında Batı basınını yakından izliyorum. ABD'nin önde gelen iki gazetesi New York Times ile Washington Post'un abonesi oldum. İngiliz, Fransız ve İtalyan gazetelerindeki onca haber ve yoruma göz attım. Bir Allah'ın kulunun şu soruyu sorduğuna tanık olmadım: ABD hangi delillere binaen Afganistan'a saldıracak? Afganistan'a saldırıyı meşrulaştıracak bir harekatn delilleri nelerdir? Eli kalem tutan bir tek muhabir ya da yazar bunu sorgulamadı.
Adalet bunun neresinde?
Durum bu iken ABD yönetimi saldırının adını "Ebedi Adalet" koydu. Zapzavallı insanların üzerine bomba yağdırmak 'adalet' oldu! Cezayirli yazar Zeki Laidi'nin dediği gibi 'kontrolden çıkan bir dünyanın' işaretinden başka birşey değil bu.
Vakayı ceza muhakemesi açısından irdeleyelim. Tüm dünyadaki genel ceza yargılamalarında insanların suçlanabilmesi için 'şüphe' aranır. Delil olmadan da şüpheden söz edilemez. Bu durumda ceza muhakemesinin çarkları dönmeye başlayamaz.
Üç türlü şüphe vardır. Birincisi, basit ya da bir başka deyişle başlangıç şüphesi. Dayandığı deliller yetersiz ya da az olan şüphe türüdür. Ortada BELİRTİ vardır sadece.
İkinci şüphe türü, yeterli şüphedir. Sanığın mahkum olması ihtimali beraat etmesinden daha kuvvetlidir. Bizim Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) kamu davasının açılabilmesi için en az bu şüphenin varlığını aramıştır.
Bir de kuvvetli şüphe vardır. Kuvvetli şüphenin olabilmesi içinde kuvvetli delil şarttır. Suç üstü hali gibi. ABD ceza yargılaması açısından söylersek, sanığı yüzde 95 içeri tıkacak bir şüphedir bu. Yani ABD'de hakim sanığın suçu işlediğinden yüzde 90 oranında şüpheleniyorsa, beraat kararı verebiliyor. Aynı durum bizde de geçerli ama uygulamada takdir hakimindir.
Tahminle suçlamak
Şimdiye kadar kamuoyuna aktarılan malumata bakıldığında, bırakın ABD ceza muhakemesinin öngördüğü kuvvetli şüpheyi, ortada 'basit şüphe' bile yok. ABD'lilerin Afganistan'a karşı ilan edecekleri savaşı meşrulaştırmak için dayandıkları bir delil de bulunmamakta. ABD yönetimi, sadece tahminle hareket etmektedir. Tahmine dayanılarak verilecek bir 'ceza' kararı ise keyfilikten başka birşey değildir.
ABD'deki saldırıların ardından FBI ve CIA yetkilileri, hukuki tabirle 'delilleri sakladılar.' Kaçırılan uçakların yolcu listeleri hemen açıklanmadı. Gerçekten de bu yolcu isimleri arasında Arap isimleri var mıydı? Yoksa manipüle mi edilmişti herşey? Öyle ya, uçak kaçırarak İkiz Kulelere çarptığı iddia edilen pilotların bir kısmının hayatta olmadığı, bir kısmının da yaşamını sürdürdüğü ortaya çıktı. Görünen o ki, CIA ve FBI, 3-4 gün boyunca çalışarak, ABD'de pilotluk eğitimi almış tüm Arapların isimlerini çıkarmış, bunları gündeme getirmiş.
Soruşturmadaki bir başka sakat nokta, eylemcilerin kimliğinin cesetlerden yola çıkılarak açıklanması. İkiz Kulelere çarpma sonucunda, ortaya çıkan ateş topu hangi cesedi tanınabilir bir halde bırakmış, doğrusu anlayamadım.
Delillerin yetersizliğinin yanı sıra, ABD basın ve halkının saldırının 'karmaşıklığını ve inceliğini' hiç sorgulamaması da dikkat çekiyor. Bu da ABD'nin biran önce bir yerlere saldırma iştiyakının bir sonucu. Amerikan halkı nezdinde yapılan kamuoyu yoklamalarına göre, halkın yüzde 80'i hedef gözetmeksizin saldırılmasını istiyor. Milyonlarca Kızılderiliyi kıtır kıtır kesen kovboy çocuklarından başka birşey beklenemezdi zaten. Hollywood filmleriyle yetişen; köklü bir medeniyetten mahrum; hayatı sadece 'kaba güç'ten ibaret sayan; ahlaki değerlerden yoksun bir halkın genel kanaatı da ancak bu kadar sefil olabilir. Dünya halklarının yüzde 90'ının neden Amerina halkından nefret ettiğinin şifresi de bu 'anketlerde' saklı?
Yukarıda zikrettiklerimiz, ABD'nin saldırı planlarının 'adalet, hak ve hukuk'la ilgisi olmadığını ortaya koyuyor. O halde ABD'nin ilan edeceği bu savaşı hangi ilkelere dayandırmak gerekir? İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Harvard Üniversitesi profesörlerinden Hans Morgenthau'nun geliştirdiği ilkeye dayandırmak mümkün bu saldırıyı. Morgenthau der ki, uluslararası ilişkilerde belirleyici olan 'güç'tür. Hukuk mukuk önemli değildir. Bu savaş ilanının ikinci ayağı ise 'Haçlı' mantığına dayanmaktadır. Soru şu: Afganistan halkı Hıristiyan olsaydı, ABD yönetimi hiçbir delile dayanmadan bu ülkeye savaş açar mıydı? ABD halkının yüzde 80'i böyle bir ülke halkının hedef gözetilmeksizin vurulmasını ister miydi? ABD ile güç mücadelesine giren Rusya, Washington yönetimi ile işbirliği yapar mıydı? Lütfen Kosova nedeniyle Yugoslavya'ya müdahaleyi hatırlayın.
Şu senaryoya da bakalım: ABD yönetimi New York ve Washington'a yapılan terörist eylemlerde suçu Türkiye'ye atsaydı (gerekçe bulmak zor değil) ve bize savaş ilan etseydi, 'bizim suçumuz yok' feryatlarının bir anlamı olur muydu? Kendimizi savunmamıza izin verilir miydi? ABD bizi dinler miydi? Çünkü ABD yönetimi Körfez Savaşı öncesinde Irak'ı dinlememişti, şimdi de Taliban'ı dinlemiyor.
Son söz: Dünya güçün hakim olduğu; hak ve adaletin tekmelendiği bir sürece girdi. Bu süreçte hangi ülkenin ne zaman tokatlanacağı belirsizdir.
ANALİZ: Recep BAHAR
Saldırıların üzerinden 11 gün geçti. Bu süre zarfında Batı basınını yakından izliyorum. ABD'nin önde gelen iki gazetesi New York Times ile Washington Post'un abonesi oldum. İngiliz, Fransız ve İtalyan gazetelerindeki onca haber ve yoruma göz attım. Bir Allah'ın kulunun şu soruyu sorduğuna tanık olmadım: ABD hangi delillere binaen Afganistan'a saldıracak? Afganistan'a saldırıyı meşrulaştıracak bir harekatn delilleri nelerdir? Eli kalem tutan bir tek muhabir ya da yazar bunu sorgulamadı.
Adalet bunun neresinde?
Durum bu iken ABD yönetimi saldırının adını "Ebedi Adalet" koydu. Zapzavallı insanların üzerine bomba yağdırmak 'adalet' oldu! Cezayirli yazar Zeki Laidi'nin dediği gibi 'kontrolden çıkan bir dünyanın' işaretinden başka birşey değil bu.
Vakayı ceza muhakemesi açısından irdeleyelim. Tüm dünyadaki genel ceza yargılamalarında insanların suçlanabilmesi için 'şüphe' aranır. Delil olmadan da şüpheden söz edilemez. Bu durumda ceza muhakemesinin çarkları dönmeye başlayamaz.
Üç türlü şüphe vardır. Birincisi, basit ya da bir başka deyişle başlangıç şüphesi. Dayandığı deliller yetersiz ya da az olan şüphe türüdür. Ortada BELİRTİ vardır sadece.
İkinci şüphe türü, yeterli şüphedir. Sanığın mahkum olması ihtimali beraat etmesinden daha kuvvetlidir. Bizim Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) kamu davasının açılabilmesi için en az bu şüphenin varlığını aramıştır.
Bir de kuvvetli şüphe vardır. Kuvvetli şüphenin olabilmesi içinde kuvvetli delil şarttır. Suç üstü hali gibi. ABD ceza yargılaması açısından söylersek, sanığı yüzde 95 içeri tıkacak bir şüphedir bu. Yani ABD'de hakim sanığın suçu işlediğinden yüzde 90 oranında şüpheleniyorsa, beraat kararı verebiliyor. Aynı durum bizde de geçerli ama uygulamada takdir hakimindir.
Tahminle suçlamak
Şimdiye kadar kamuoyuna aktarılan malumata bakıldığında, bırakın ABD ceza muhakemesinin öngördüğü kuvvetli şüpheyi, ortada 'basit şüphe' bile yok. ABD'lilerin Afganistan'a karşı ilan edecekleri savaşı meşrulaştırmak için dayandıkları bir delil de bulunmamakta. ABD yönetimi, sadece tahminle hareket etmektedir. Tahmine dayanılarak verilecek bir 'ceza' kararı ise keyfilikten başka birşey değildir.
ABD'deki saldırıların ardından FBI ve CIA yetkilileri, hukuki tabirle 'delilleri sakladılar.' Kaçırılan uçakların yolcu listeleri hemen açıklanmadı. Gerçekten de bu yolcu isimleri arasında Arap isimleri var mıydı? Yoksa manipüle mi edilmişti herşey? Öyle ya, uçak kaçırarak İkiz Kulelere çarptığı iddia edilen pilotların bir kısmının hayatta olmadığı, bir kısmının da yaşamını sürdürdüğü ortaya çıktı. Görünen o ki, CIA ve FBI, 3-4 gün boyunca çalışarak, ABD'de pilotluk eğitimi almış tüm Arapların isimlerini çıkarmış, bunları gündeme getirmiş.
Soruşturmadaki bir başka sakat nokta, eylemcilerin kimliğinin cesetlerden yola çıkılarak açıklanması. İkiz Kulelere çarpma sonucunda, ortaya çıkan ateş topu hangi cesedi tanınabilir bir halde bırakmış, doğrusu anlayamadım.
Delillerin yetersizliğinin yanı sıra, ABD basın ve halkının saldırının 'karmaşıklığını ve inceliğini' hiç sorgulamaması da dikkat çekiyor. Bu da ABD'nin biran önce bir yerlere saldırma iştiyakının bir sonucu. Amerikan halkı nezdinde yapılan kamuoyu yoklamalarına göre, halkın yüzde 80'i hedef gözetmeksizin saldırılmasını istiyor. Milyonlarca Kızılderiliyi kıtır kıtır kesen kovboy çocuklarından başka birşey beklenemezdi zaten. Hollywood filmleriyle yetişen; köklü bir medeniyetten mahrum; hayatı sadece 'kaba güç'ten ibaret sayan; ahlaki değerlerden yoksun bir halkın genel kanaatı da ancak bu kadar sefil olabilir. Dünya halklarının yüzde 90'ının neden Amerina halkından nefret ettiğinin şifresi de bu 'anketlerde' saklı?
Yukarıda zikrettiklerimiz, ABD'nin saldırı planlarının 'adalet, hak ve hukuk'la ilgisi olmadığını ortaya koyuyor. O halde ABD'nin ilan edeceği bu savaşı hangi ilkelere dayandırmak gerekir? İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Harvard Üniversitesi profesörlerinden Hans Morgenthau'nun geliştirdiği ilkeye dayandırmak mümkün bu saldırıyı. Morgenthau der ki, uluslararası ilişkilerde belirleyici olan 'güç'tür. Hukuk mukuk önemli değildir. Bu savaş ilanının ikinci ayağı ise 'Haçlı' mantığına dayanmaktadır. Soru şu: Afganistan halkı Hıristiyan olsaydı, ABD yönetimi hiçbir delile dayanmadan bu ülkeye savaş açar mıydı? ABD halkının yüzde 80'i böyle bir ülke halkının hedef gözetilmeksizin vurulmasını ister miydi? ABD ile güç mücadelesine giren Rusya, Washington yönetimi ile işbirliği yapar mıydı? Lütfen Kosova nedeniyle Yugoslavya'ya müdahaleyi hatırlayın.
Şu senaryoya da bakalım: ABD yönetimi New York ve Washington'a yapılan terörist eylemlerde suçu Türkiye'ye atsaydı (gerekçe bulmak zor değil) ve bize savaş ilan etseydi, 'bizim suçumuz yok' feryatlarının bir anlamı olur muydu? Kendimizi savunmamıza izin verilir miydi? ABD bizi dinler miydi? Çünkü ABD yönetimi Körfez Savaşı öncesinde Irak'ı dinlememişti, şimdi de Taliban'ı dinlemiyor.
Son söz: Dünya güçün hakim olduğu; hak ve adaletin tekmelendiği bir sürece girdi. Bu süreçte hangi ülkenin ne zaman tokatlanacağı belirsizdir.
ANALİZ: Recep BAHAR
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.