Bundan 15 - 20 yıl önce televizyon veya gazetelerde asgari ücreti duyduğumuz zaman, askere verilen ücret filandır herhalde diye düşünürdük. Kimsenin asgari ücretle bir işi yoktu, alakası yoktu. Hatta o zamanlar, amiyane tabirle, “memura kız bile verilmezdi” demek ağır olur belki ancak aileler nazlanırdı pekala... Çünkü çarşıda, pazarda yere 2.5 - 3 metrekarelik bir naylon sererek üzerine çorap atıp satsanız memurdan fazla kazanıyordunuz (Bunun canlı şahidiyimdir...).
Hal böyle olunca, 1990 ile 2000 arasında enflasyon hoplayıp zıplıyordu, doğru da; piyasada para döndüğü için tezgaha ne koysanız paraya çevriliyordu. Yine, insanlar asgari ücreti bilmezdi çünkü, gelirleri fazlaydı. Dolayısıyla o zaman şartlarında en az alan bir memur ve bir işçi vardı desek başımız ağrımaz... Bu, alışveriş bazında piyasaya en az girdisi olan kesimin memur ve işçi (tabi kadrolu işçiyi kastediyoruz. O vakit sözleşmeli, taşeron işçi kavramları henüz icat edilmemişti) olduğu anlamına gelir ki bir anlamda refah seviyesinin de göstergesidir. Bunun için aileler, çekirdek aile kıvamında rahat rahat geçinmişler, para dahi biriktirmişlerdir ki benim ailem bunlardan bir numunedir.
Şimdi yani 2010’lu yıllara baktığımızda, toplumun önemli bir kesiminde, asgari ücret artı sigorta eşittir daha ne istiyorsun be kardeşim haline şükret makamı tellendirilmektedir. El-hak doğru da, kardeşim bundan 15 yıl önce en az alanların seviyesi memur ve işçi idi; şimdi asgari ücret ve artık daha aşağı ne kadar gidilir ve ne kadar razı olunursa seviyesi var. Aradaki uçurum ne olacak? Düşünün, insanlarımızı “Maaşlarınız ödenemeyecekti az kalsın; gıda kuyrukları vardı o zamanlar, şimdi her şey bol vs vs vs...” diyerek kandıranlar, insanların alım gücündeki düşüşü de bu ‘hâlâ hop tereyağlı ballı ekmek’ hokkabazlığı ile örtbas etmektedirler. O zamanların en az alanları öğretmenler ve kadrolu işçiler ile şu andaki asgari ücreti karşılaştırın bir bakalım. “İyi ama o zaman başka, bu zaman başka” diyenlere, oranların üç aşağı beş yukarı aynı olduğunu en iyimser ifadeyle hatırlatalım. Arada en az üç katlık bir gelir düşüşü vardır, alım gücü düşüşü, üretim ve tüketim düşüşü vardır.
“Madem bu kadar kötü; o zaman bu arabalar niye son model... Çarşıya çıktığında maaşınla rahat rahat televizyon vb alabiliyorsun; isteyen istediğini alıyor baksana vs vs...” diyor, kimi ne idüğü belli zevatlar. Diyorum ki canım kardeşim, senin paranla değil bankanın parasıyla alıyorsun; yetmedi, aldığın kadarın yanında en az yarısını da faiz diye ödüyorsun. Şimdi, iyilik veya rahatlık bunun neresinde. Hani şair demiş ya, şeytan bunun neresinde; o hesap... Git de LED TV’nin 100 küsur ekranını al da maaşınla görelim. Rahat rahat alınacağı iddia edilen 55 ekran TV’ler standlardan kalkmak üzere ve fiyat indirimi de tabi cabası…
Ve asgari ücretin net 650 TL civarında, yani 370 ABD Doları, yani 280 Euro olduğu bir zamanda, Avrupalıların ve Amerikalıların ayaklanıp ortalığı tozu dumana kattığı günlerde, ülkelerin gırtlaklarına kadar borca battığı bir dönemde; onların sistemiyle, onların düzeniyle, onların ekonomik kurallarıyla yönetilen bizlere hiçbir şey olmamışmış. Çölde kutup ayısı olma ihtimaliyle eşdeğer bir olasılık... Bu, fizik kurallarına bile aykırı. Nasıl mı? Bizimkilerin Avrupa Birliği ve Amerika ile yatıp İsrail ile kalktığını, ilgili bakanlıkların yurt dışı gezileriyle, temaslarıyla ve açıklamalarıyla öğrenebilirsiniz. Dolayısıyla, bileşik kaplar teorisi gereği onların yaşadığının bizde olmaması, madde kurallarına göre imkansız.
Ancak sonuç itibariyle şu soruya geliyoruz: Milletimiz bu krizde ne yaptı / ne yapıyor? Bakanların öyle sağa sola caka satıp akıl verdiğine kanmayın zinhar! Tereciye tere satmanın keyfinden olsa gerek açtılar ağızlarını, yumdular gözlerini. Ekonomik ekonomik konuşuverdiler. Fakat kazın ayağı perdeli; öyle kemer sıkın, sıkı tedbirler alın, acil önlem paketleri uygulayın gibi laflarla olmuyor bu iş...
İşin püf noktası; işten çıkarılan ve maaşları düşen insanlar babalarının yanına döndüler. Çekirdek aile olmaktan çıkıp eski günlerdeki gibi geniş aileye döndüler; hani dizisi vardı ya işte öyle… Baba ki emekli ve üzerine de kurduğu bir işiyle çalışırken oğluna, gelinine ve torununa da baktı / bakıyor... Aynı evde elektrik parasını, su parasını, oğlunun ve gelinin telefon faturalarını, torunun kıyafetlerini ve erkekse de sünnetini yaptırıyor, kız ise çeyizliğini almaya başlıyor. Daha sayalım mı? Gerek yok, komşunuza veya kendinize bakıverin.
Sonuçta ortaya idare edilebilen bir hayat çıkıyor; az yenen, az harcanan ve az tüketilen fakat çok şiddet ve cinnet içeren bir hayat... Ama balon şişiyor, şişiyor, şişiyor ve patlayacak... Ne zaman mı? İğneyi kendimize batırdığımızda…
Bunların çözümü yok değil, var elbette… Ey millet; gözünü ve kulağını aç... Haydar Hoca, Milli Ekonomi Modeli ile insanımıza en güzelini sundu. Prof. Dr. Haydar Baş’ın tezinde öyle şeyler var ki, hangisini alsanız sizi rahatlatır; ancak özünü kavrayamadığınız müddetçe sizi kurtarmaz. Danimarka bile öğrencisine karşılıksız 700 Euro verirken Haydar Hoca’nın vereceklerini duyduğunda şeytanın pabuçlarına sarılanlar; korkun, biz geliyoruz!
Not: Babayani, geniş ve hiçbir şeye aldırmayan anlamında.
Hal böyle olunca, 1990 ile 2000 arasında enflasyon hoplayıp zıplıyordu, doğru da; piyasada para döndüğü için tezgaha ne koysanız paraya çevriliyordu. Yine, insanlar asgari ücreti bilmezdi çünkü, gelirleri fazlaydı. Dolayısıyla o zaman şartlarında en az alan bir memur ve bir işçi vardı desek başımız ağrımaz... Bu, alışveriş bazında piyasaya en az girdisi olan kesimin memur ve işçi (tabi kadrolu işçiyi kastediyoruz. O vakit sözleşmeli, taşeron işçi kavramları henüz icat edilmemişti) olduğu anlamına gelir ki bir anlamda refah seviyesinin de göstergesidir. Bunun için aileler, çekirdek aile kıvamında rahat rahat geçinmişler, para dahi biriktirmişlerdir ki benim ailem bunlardan bir numunedir.
Şimdi yani 2010’lu yıllara baktığımızda, toplumun önemli bir kesiminde, asgari ücret artı sigorta eşittir daha ne istiyorsun be kardeşim haline şükret makamı tellendirilmektedir. El-hak doğru da, kardeşim bundan 15 yıl önce en az alanların seviyesi memur ve işçi idi; şimdi asgari ücret ve artık daha aşağı ne kadar gidilir ve ne kadar razı olunursa seviyesi var. Aradaki uçurum ne olacak? Düşünün, insanlarımızı “Maaşlarınız ödenemeyecekti az kalsın; gıda kuyrukları vardı o zamanlar, şimdi her şey bol vs vs vs...” diyerek kandıranlar, insanların alım gücündeki düşüşü de bu ‘hâlâ hop tereyağlı ballı ekmek’ hokkabazlığı ile örtbas etmektedirler. O zamanların en az alanları öğretmenler ve kadrolu işçiler ile şu andaki asgari ücreti karşılaştırın bir bakalım. “İyi ama o zaman başka, bu zaman başka” diyenlere, oranların üç aşağı beş yukarı aynı olduğunu en iyimser ifadeyle hatırlatalım. Arada en az üç katlık bir gelir düşüşü vardır, alım gücü düşüşü, üretim ve tüketim düşüşü vardır.
“Madem bu kadar kötü; o zaman bu arabalar niye son model... Çarşıya çıktığında maaşınla rahat rahat televizyon vb alabiliyorsun; isteyen istediğini alıyor baksana vs vs...” diyor, kimi ne idüğü belli zevatlar. Diyorum ki canım kardeşim, senin paranla değil bankanın parasıyla alıyorsun; yetmedi, aldığın kadarın yanında en az yarısını da faiz diye ödüyorsun. Şimdi, iyilik veya rahatlık bunun neresinde. Hani şair demiş ya, şeytan bunun neresinde; o hesap... Git de LED TV’nin 100 küsur ekranını al da maaşınla görelim. Rahat rahat alınacağı iddia edilen 55 ekran TV’ler standlardan kalkmak üzere ve fiyat indirimi de tabi cabası…
Ve asgari ücretin net 650 TL civarında, yani 370 ABD Doları, yani 280 Euro olduğu bir zamanda, Avrupalıların ve Amerikalıların ayaklanıp ortalığı tozu dumana kattığı günlerde, ülkelerin gırtlaklarına kadar borca battığı bir dönemde; onların sistemiyle, onların düzeniyle, onların ekonomik kurallarıyla yönetilen bizlere hiçbir şey olmamışmış. Çölde kutup ayısı olma ihtimaliyle eşdeğer bir olasılık... Bu, fizik kurallarına bile aykırı. Nasıl mı? Bizimkilerin Avrupa Birliği ve Amerika ile yatıp İsrail ile kalktığını, ilgili bakanlıkların yurt dışı gezileriyle, temaslarıyla ve açıklamalarıyla öğrenebilirsiniz. Dolayısıyla, bileşik kaplar teorisi gereği onların yaşadığının bizde olmaması, madde kurallarına göre imkansız.
Ancak sonuç itibariyle şu soruya geliyoruz: Milletimiz bu krizde ne yaptı / ne yapıyor? Bakanların öyle sağa sola caka satıp akıl verdiğine kanmayın zinhar! Tereciye tere satmanın keyfinden olsa gerek açtılar ağızlarını, yumdular gözlerini. Ekonomik ekonomik konuşuverdiler. Fakat kazın ayağı perdeli; öyle kemer sıkın, sıkı tedbirler alın, acil önlem paketleri uygulayın gibi laflarla olmuyor bu iş...
İşin püf noktası; işten çıkarılan ve maaşları düşen insanlar babalarının yanına döndüler. Çekirdek aile olmaktan çıkıp eski günlerdeki gibi geniş aileye döndüler; hani dizisi vardı ya işte öyle… Baba ki emekli ve üzerine de kurduğu bir işiyle çalışırken oğluna, gelinine ve torununa da baktı / bakıyor... Aynı evde elektrik parasını, su parasını, oğlunun ve gelinin telefon faturalarını, torunun kıyafetlerini ve erkekse de sünnetini yaptırıyor, kız ise çeyizliğini almaya başlıyor. Daha sayalım mı? Gerek yok, komşunuza veya kendinize bakıverin.
Sonuçta ortaya idare edilebilen bir hayat çıkıyor; az yenen, az harcanan ve az tüketilen fakat çok şiddet ve cinnet içeren bir hayat... Ama balon şişiyor, şişiyor, şişiyor ve patlayacak... Ne zaman mı? İğneyi kendimize batırdığımızda…
Bunların çözümü yok değil, var elbette… Ey millet; gözünü ve kulağını aç... Haydar Hoca, Milli Ekonomi Modeli ile insanımıza en güzelini sundu. Prof. Dr. Haydar Baş’ın tezinde öyle şeyler var ki, hangisini alsanız sizi rahatlatır; ancak özünü kavrayamadığınız müddetçe sizi kurtarmaz. Danimarka bile öğrencisine karşılıksız 700 Euro verirken Haydar Hoca’nın vereceklerini duyduğunda şeytanın pabuçlarına sarılanlar; korkun, biz geliyoruz!
Not: Babayani, geniş ve hiçbir şeye aldırmayan anlamında.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Metin Çalış / diğer yazıları