Vesile ve şefaat
Cenab-ı Hakk’ın insanı yaratmasındaki gâye kendini ona tanıtmaktır. İnsanın da gayesi; hem Allah’ın emri olduğu için, hem nimetlere şükür bâbından, hem de bizzat kendi kurtuluşuna giden tek yol olduğu için Allah’a kayıtsız şartsız kul olmaktır
08.12.2024 18:36:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Cenab-ı Hakk'ın insanı yaratmasındaki gâye kendini ona tanıtmaktır. İnsanın da gayesi; hem Allah'ın emri olduğu için, hem nimetlere şükür bâbından, hem de bizzat kendi kurtuluşuna giden tek yol olduğu için Allah'a kayıtsız şartsız kul olmaktır.
İnsanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş yüzbinlerce peygamber, hesabı rakamlarla ifade edilemeyecek kadar çok sayıda veli ve mürşid, hep insanları Allah'a götürmek ve kul olmalarını sağlamak için çalışmışlardır.
Cenâb-ı Hakk âdeti gereği, her fiile bir sebep halk etmiştir. İnsanların irşadı ve hidâyeti için de peygamberlerini ve velilerin vesile kılmıştır. Ancak burada şu noktayı aydınlatmak gerekir; insan Allah'a kul olma yolunda ne kadar çaba sarf ederse etsin, emir ve yasakları ne derece hassasiyetle gözetirse gözetsin, onun nihai kurtuluşu Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin tecellisine bağlıdır.
Hz. Âişe'den yapılan rivâyetlerden birisinde Allah'ın Resûlü (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Doğruyu arayın, mutedil olun. Şunu da iyi bilin ki, hiçbirinizi kendi ameli Cennet'e koyacak değildir."
"Seni de mi ey Allah Resûlü?" diye sorduklarında;
"Beni de; ne var ki Allah beni mağfiret ve rahmetiyle örter" buyurdu.
Allah-u Teâlâ, insanların kurtuluşu için dünyada nasıl nebi ve velileri vesile kılmış ise, mahşerde tahakkuk edecek nihai ve zorlu hesap gününde de yine nebi ve velileri vesile kılmıştır.
Lügatte; aracılık yapmak, tavassut etmek, vesile olmak anlamına gelen "şefaat" kelimesi geniş anlamıyla bu tavassut müessesesini ifade etmektedir.
Ashab-ı kiramın hayatına bakıldığında, onların tavassut müessesesine ne derece sarıldıkları çok çarpıcı bir şekilde görülmektedir.
O kadar ki, sahabe-i kiram sadece tavassut müessesesinin piri olan Resûlullah'ın (s.a.a.) şahs-ı şahanelerini vesile ittihaz etmekle kalmamış, O'nun elbisesinden yırtılan parçayı, vücudundan ayrılan kılı, ağzından çıkan tükürüğü, su içtiği kabı, su içtiğinde arta kalan suyu… dahi irşad, hidâyet ve Cehennem yolunda ilerlemeye vasıta kabul etmişlerdir.
İş bu noktada "şefaat" ile "tavassut" arasındaki hassas noktayı tespit etmek, bu ikisi arasındaki içiçeliği ortaya koymak gerekiyor.
Önce bu konu ile ilgili birçok âyet-i kerime ve hadis-i şeriften birkaçını nakledelim.
Âyet-i kerimeler:
"İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?"
"O'nun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz."
"O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."
"Rahmân'ın huzurunda, söz almış olanlar dışında hiç kimse şefaat edemeyecek."
"Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o anda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zâlimlerin ne dostu, ne de sözü dinlenir şefaatçisi vardır."
Hadis-i şerifler:
Osman b. Hanîf'ten, "Görme özürlü biri Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve âlihi) gelip, 'Ne olur Allah'a dua et de bana afiyet versin!' dedi.
Şöyle buyurdu: 'İstersen sana dua edeyim de iyileş, istersen sabret ki bu, senin için daha hayırlı olur.'
'Dua et!' deyince, ona abdest alıp şu duayı etmesini emretti: 'Allah'ım! Sana, Rahmet Peygamberi olan Peygamber'in yüzü suyu hürmetine teveccüh ediyorum.'
'Ey Allah Resûlü! Ben işimin görülmesi için Senin yüzün suyu hürmetine diye Allah'a münâcât ettim. Allah'ım onu hakkımda şefaatçi kıl!' dedi."
Ümmü Habîbe'den, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Benden sonra ümmetimin karşılaşacak olduğu şey olarak birbirlerinin kanlarını dökmelerini gördüm. Çünkü kendilerinden önceki ümmetlerde olduğu gibi onlara da (böyle bir fitneden) önce Allah'ın Kitabı gelmiştir. Onun için Kıyâmette onlar hakkında şefaat etme yetkisini istedim ve Bana o yetkiyi verdi."
Bu âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden, şefaatin hak olduğu ve mutlaka gerçekleşeceği çok açık bir şekilde görülmektedir.
Şefaat beş kısımdır:
Birincisi: Peygamber Efendimize (s.a.a.) mahsustur ki, Kıyâmet Gününde durak yerindeki dehşet ve şiddetten rahata kavuşmak ve hesabın çabuk görülmesi hususundadır.
İkincisi: Birtakım bahtiyarların sualsiz hesapsız Cennet'e girmeleri hususundadır. Bunun dahi Peygamber Efendimize (s.a.a.) mahsus olduğuna dair hadis vardır.
Üçüncüsü: Cehennemi hak etmiş bazı mü'minler hakkındadır. Bunlara da Resûlullah (s.a.a.) ile Allah'ın dilediği bazı zevât şefaat edeceklerdir.
Dördüncüsü: Fiilen Cehenneme girmiş günahkârlar hakkındadır. Bunlara Peygamber Efendimiz (s.a.a.), melekler ve bazı mü'minler şefaat edecekler ve Allah-u Teâlâ Hazretleri için "Lâ ilâhe illallah" diyen mü'minler Cehennemden kurtulacaklardır.
Beşincisi: Cennetliklerin derecesini ziyâdeleştirmek hususundaki şefaattir.
Cenâb-ı Hakk kimlerin şefaat etmesine izin vermiştir?
Kıyâmet Gününde üç grup insan şefaat edecektir. Bunlar; peygamberler, sonra âlimler, sonrada şehitlerdir. Burada âlimlerden maksat, ilmiyle âmil olan âlimler ve evliyâ-i kiram olsa gerektir." (Prof. Dr. Haydar Baş Dua ve Zikir eserinden)
İnsanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş yüzbinlerce peygamber, hesabı rakamlarla ifade edilemeyecek kadar çok sayıda veli ve mürşid, hep insanları Allah'a götürmek ve kul olmalarını sağlamak için çalışmışlardır.
Cenâb-ı Hakk âdeti gereği, her fiile bir sebep halk etmiştir. İnsanların irşadı ve hidâyeti için de peygamberlerini ve velilerin vesile kılmıştır. Ancak burada şu noktayı aydınlatmak gerekir; insan Allah'a kul olma yolunda ne kadar çaba sarf ederse etsin, emir ve yasakları ne derece hassasiyetle gözetirse gözetsin, onun nihai kurtuluşu Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin tecellisine bağlıdır.
Hz. Âişe'den yapılan rivâyetlerden birisinde Allah'ın Resûlü (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Doğruyu arayın, mutedil olun. Şunu da iyi bilin ki, hiçbirinizi kendi ameli Cennet'e koyacak değildir."
"Seni de mi ey Allah Resûlü?" diye sorduklarında;
"Beni de; ne var ki Allah beni mağfiret ve rahmetiyle örter" buyurdu.
Allah-u Teâlâ, insanların kurtuluşu için dünyada nasıl nebi ve velileri vesile kılmış ise, mahşerde tahakkuk edecek nihai ve zorlu hesap gününde de yine nebi ve velileri vesile kılmıştır.
Lügatte; aracılık yapmak, tavassut etmek, vesile olmak anlamına gelen "şefaat" kelimesi geniş anlamıyla bu tavassut müessesesini ifade etmektedir.
Ashab-ı kiramın hayatına bakıldığında, onların tavassut müessesesine ne derece sarıldıkları çok çarpıcı bir şekilde görülmektedir.
O kadar ki, sahabe-i kiram sadece tavassut müessesesinin piri olan Resûlullah'ın (s.a.a.) şahs-ı şahanelerini vesile ittihaz etmekle kalmamış, O'nun elbisesinden yırtılan parçayı, vücudundan ayrılan kılı, ağzından çıkan tükürüğü, su içtiği kabı, su içtiğinde arta kalan suyu… dahi irşad, hidâyet ve Cehennem yolunda ilerlemeye vasıta kabul etmişlerdir.
İş bu noktada "şefaat" ile "tavassut" arasındaki hassas noktayı tespit etmek, bu ikisi arasındaki içiçeliği ortaya koymak gerekiyor.
Önce bu konu ile ilgili birçok âyet-i kerime ve hadis-i şeriften birkaçını nakledelim.
Âyet-i kerimeler:
"İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?"
"O'nun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz."
"O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."
"Rahmân'ın huzurunda, söz almış olanlar dışında hiç kimse şefaat edemeyecek."
"Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o anda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zâlimlerin ne dostu, ne de sözü dinlenir şefaatçisi vardır."
Hadis-i şerifler:
Osman b. Hanîf'ten, "Görme özürlü biri Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve âlihi) gelip, 'Ne olur Allah'a dua et de bana afiyet versin!' dedi.
Şöyle buyurdu: 'İstersen sana dua edeyim de iyileş, istersen sabret ki bu, senin için daha hayırlı olur.'
'Dua et!' deyince, ona abdest alıp şu duayı etmesini emretti: 'Allah'ım! Sana, Rahmet Peygamberi olan Peygamber'in yüzü suyu hürmetine teveccüh ediyorum.'
'Ey Allah Resûlü! Ben işimin görülmesi için Senin yüzün suyu hürmetine diye Allah'a münâcât ettim. Allah'ım onu hakkımda şefaatçi kıl!' dedi."
Ümmü Habîbe'den, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Benden sonra ümmetimin karşılaşacak olduğu şey olarak birbirlerinin kanlarını dökmelerini gördüm. Çünkü kendilerinden önceki ümmetlerde olduğu gibi onlara da (böyle bir fitneden) önce Allah'ın Kitabı gelmiştir. Onun için Kıyâmette onlar hakkında şefaat etme yetkisini istedim ve Bana o yetkiyi verdi."
Bu âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden, şefaatin hak olduğu ve mutlaka gerçekleşeceği çok açık bir şekilde görülmektedir.
Şefaat beş kısımdır:
Birincisi: Peygamber Efendimize (s.a.a.) mahsustur ki, Kıyâmet Gününde durak yerindeki dehşet ve şiddetten rahata kavuşmak ve hesabın çabuk görülmesi hususundadır.
İkincisi: Birtakım bahtiyarların sualsiz hesapsız Cennet'e girmeleri hususundadır. Bunun dahi Peygamber Efendimize (s.a.a.) mahsus olduğuna dair hadis vardır.
Üçüncüsü: Cehennemi hak etmiş bazı mü'minler hakkındadır. Bunlara da Resûlullah (s.a.a.) ile Allah'ın dilediği bazı zevât şefaat edeceklerdir.
Dördüncüsü: Fiilen Cehenneme girmiş günahkârlar hakkındadır. Bunlara Peygamber Efendimiz (s.a.a.), melekler ve bazı mü'minler şefaat edecekler ve Allah-u Teâlâ Hazretleri için "Lâ ilâhe illallah" diyen mü'minler Cehennemden kurtulacaklardır.
Beşincisi: Cennetliklerin derecesini ziyâdeleştirmek hususundaki şefaattir.
Cenâb-ı Hakk kimlerin şefaat etmesine izin vermiştir?
Kıyâmet Gününde üç grup insan şefaat edecektir. Bunlar; peygamberler, sonra âlimler, sonrada şehitlerdir. Burada âlimlerden maksat, ilmiyle âmil olan âlimler ve evliyâ-i kiram olsa gerektir." (Prof. Dr. Haydar Baş Dua ve Zikir eserinden)
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.