Dünden Bugüne Tercüman yazarı Cengiz Çandar, Türkmen meselesinde gelinen noktayı ve kendisinin meseleye dahlini anlatıyor. Yazıdan kesitler: "Türkmen davasıyla 'sıhrıyetim' vardır. Gerçi çok eskilere uzanmaz ama Körfez Savaşı'nın sona erdiği 1991 başlarından itibaren yani Irak'ta Saddam Hüseyin rejiminin sona erdiği günden başlayarak Irak Türkmenleri konusuyla yakından ilgilendim.
Dahası, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile özellikle Irak'a ilişkin yeni politikaların gündeme getirilmesi konusunda yakın mesai içindeyken, Irak Milli Türkmen Partisi'yle Özal arasında ilişkiler kurulmasında başlıca rolü oynadığımı söyleyebilirim. Türkiye'nin Türkmen politikası henüz şekillenmemişti. Yeni Irak politikası çerçevesinde Türkmen politikasının da şekillenmesine uğraşıyorduk...
Buradaki 'nüans'a özellikle dikkat etmek gerekiyor: Türkmen politikası prizmasından Irak'a yaklaşmak ve bir Irak politikası formüle etmek değil; Irak politikasının çerçevesi içinden Türkmen davasını gütmek.
Bu politika, Türkiye'nin hem Irak Türkmenleri ve hem de Irak Kürtlerinin 'müşterek hamisi' olmasını öngörüyordu. Bu, gerek Türkiye'nin 'demografik özellikleri'ne uygundu; gerekse Irak Türkmenlerinin selameti açısından da en büyük güvenceyi oluşturuyordu. Ayrıca, Türkiye'ye Bağdat'ta 'müstakbel yönetim' üzerinde de bir 'özel ağırlık' kazandıracak nitelikteydi.
Turgut Özal'ın ölümünden sonra, Ankara, 'Irak'ta değişimi zorlayan'; bir başka deyimle Saddam Hüseyin'in zalim diktatörlük rejiminin yıkılmasını arzulayan 'Turgut Özal politikası'ndan saptı ve tam tersi yönde ama 'geleneksel' Türk dış politikasına döndü. Bu, adı konmadan ve zımnen, Bağdat'taki merkezi yönetimin (yani fiilen Saddam rejiminin) ülkenin tümüne, bu arada Türkiye sınırlarına dek ülkesine hakim olmasını isteyen bir politika arayışı idi.
Bu sapmada, elbette ki, 'anti-Kürt' bir yön, 'Irak'ın toprak bütünlüğü' şiarı altında Irak Kürtlerinin Bağdat'taki merkezi yönetim tarafından zapturapt altına alınması, 1990 öncesi Irak'ın yeniden oluşturulması arzusu söz konusuydu.
Kürtler, Bağdat'taki Saddam rejimine karşı ve Saddam'ın yıkılması halinde Bağdat'taki yeni rejimde 'Türkiye'nin partnerleri' olmaktan çıkarılıp, her zamanki gibi Ankara ve Bağdat arasındaki 'statüko makası'nda kıstırılmaları icap eden 'potansiyel bir tehdit' gibi algılandılar.
Ankara'nın 1993'ten sonraki Türkmen politikası da, bu post-Turgut Özal dönemi'nde yeniden öne çıkan geleneksel dış politika kalıplarına göre şekillendi. Türkiye'nin derdi, Irak'taki Türkmen hakları değildi. Türkmenlerin, gerektiğinde, Kürtlere karşı bir 'koz' olarak kullanılmasıydı. Irak Türkmen Cephesi, bir 'şemsiye örgütü' olarak kurulduktan sonra, Türkiye'nin istihbarat kuruluşlarıyla ama esas olarak Özel Kuvvetler'le yakın işbirliği içine sokuldu.
Ayrıca, Türkmen toplam nüfusunun yarısına yakınını oluşturan Şii Türkmenler -ki, Ankara kaynaklı politikalarca dışlanagelmişlerdir- Irak Türkmen Cephesi'nin bünyesine, bu Kurultay'la birlikte çekilmişlerdir, ki, bu da Türkmen davası açısından bir dönüm noktasıdır.
Kerkük'teki bu dönüm noktasından ardından, Amerika, Türkmenlere bakış açısını değiştirmeye mecburdur..."
Dahası, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile özellikle Irak'a ilişkin yeni politikaların gündeme getirilmesi konusunda yakın mesai içindeyken, Irak Milli Türkmen Partisi'yle Özal arasında ilişkiler kurulmasında başlıca rolü oynadığımı söyleyebilirim. Türkiye'nin Türkmen politikası henüz şekillenmemişti. Yeni Irak politikası çerçevesinde Türkmen politikasının da şekillenmesine uğraşıyorduk...
Buradaki 'nüans'a özellikle dikkat etmek gerekiyor: Türkmen politikası prizmasından Irak'a yaklaşmak ve bir Irak politikası formüle etmek değil; Irak politikasının çerçevesi içinden Türkmen davasını gütmek.
Bu politika, Türkiye'nin hem Irak Türkmenleri ve hem de Irak Kürtlerinin 'müşterek hamisi' olmasını öngörüyordu. Bu, gerek Türkiye'nin 'demografik özellikleri'ne uygundu; gerekse Irak Türkmenlerinin selameti açısından da en büyük güvenceyi oluşturuyordu. Ayrıca, Türkiye'ye Bağdat'ta 'müstakbel yönetim' üzerinde de bir 'özel ağırlık' kazandıracak nitelikteydi.
Turgut Özal'ın ölümünden sonra, Ankara, 'Irak'ta değişimi zorlayan'; bir başka deyimle Saddam Hüseyin'in zalim diktatörlük rejiminin yıkılmasını arzulayan 'Turgut Özal politikası'ndan saptı ve tam tersi yönde ama 'geleneksel' Türk dış politikasına döndü. Bu, adı konmadan ve zımnen, Bağdat'taki merkezi yönetimin (yani fiilen Saddam rejiminin) ülkenin tümüne, bu arada Türkiye sınırlarına dek ülkesine hakim olmasını isteyen bir politika arayışı idi.
Bu sapmada, elbette ki, 'anti-Kürt' bir yön, 'Irak'ın toprak bütünlüğü' şiarı altında Irak Kürtlerinin Bağdat'taki merkezi yönetim tarafından zapturapt altına alınması, 1990 öncesi Irak'ın yeniden oluşturulması arzusu söz konusuydu.
Kürtler, Bağdat'taki Saddam rejimine karşı ve Saddam'ın yıkılması halinde Bağdat'taki yeni rejimde 'Türkiye'nin partnerleri' olmaktan çıkarılıp, her zamanki gibi Ankara ve Bağdat arasındaki 'statüko makası'nda kıstırılmaları icap eden 'potansiyel bir tehdit' gibi algılandılar.
Ankara'nın 1993'ten sonraki Türkmen politikası da, bu post-Turgut Özal dönemi'nde yeniden öne çıkan geleneksel dış politika kalıplarına göre şekillendi. Türkiye'nin derdi, Irak'taki Türkmen hakları değildi. Türkmenlerin, gerektiğinde, Kürtlere karşı bir 'koz' olarak kullanılmasıydı. Irak Türkmen Cephesi, bir 'şemsiye örgütü' olarak kurulduktan sonra, Türkiye'nin istihbarat kuruluşlarıyla ama esas olarak Özel Kuvvetler'le yakın işbirliği içine sokuldu.
Ayrıca, Türkmen toplam nüfusunun yarısına yakınını oluşturan Şii Türkmenler -ki, Ankara kaynaklı politikalarca dışlanagelmişlerdir- Irak Türkmen Cephesi'nin bünyesine, bu Kurultay'la birlikte çekilmişlerdir, ki, bu da Türkmen davası açısından bir dönüm noktasıdır.
Kerkük'teki bu dönüm noktasından ardından, Amerika, Türkmenlere bakış açısını değiştirmeye mecburdur..."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.