FASL-I MUHABBET/ Ümit KAYAÇELEBİ
1969 yılına kadar Türkiye'de televizyon yoktu. Televizyon ilk deneme yayınına başladığında yayın alanı sadece Ankara ve çevresi idi. Bendeniz de o yıla kadar televizyonu ne görmüş ne de duymuştum. Bir vesile ile Ankara'ya gittiğimde orada gördüm ve tanıştım.
Televizyon o zaman tek kanaldı ve yayını da siyah-beyazdı. Yayın süresi kısıtlıydı akşam 19.00'da başlar ve 23.00'te sona ererdi ve hergün de yoktu. Ve derken zaman içinde yayın saatleri çoğaldı ve erken açılıp, geç vakitlere kadar sürmeye başladı.
Nasıl ki eski yıllarda Hollywood filmleri ortalığı kasıp kavuruyorsa, siyah-beyaz TV ile bu kez yalnız Amerikan filmleri değil, çeşit çeşit Amerikan dizileri de ard arda gelip yayına girdi. Örnek mi istersiniz; Pasaklı Sally, Küçük Ev, Dallas, Bonanza, Uzay Yolu, Kaçak gibi birçok dizi bizi televizyonun başına bağlıdı.
Pazartesi şu var, salı bu var, cuma bu var derken artık düne kadar birbirini ziyaret etmekten geri kalmayan o hatırlı, gönüllü akrabalar, komşular birbirlerini arayıp sormaz oldular. Sebep derseniz: Televizyon. Çünkü bu akşam sevilen dizi "Dallas" var. Ceyar ne hainlik yapacak, Suelin kiminle kırıştıracak, Kahya ne haltlar karıştıracak diye büyük merakla bir hafta bekleyenler o saatlerde evlerinden çıkmıyorlardı.
İnanın o Dallas dizisi TV'de yayınlandığı saatlerde sokağa çıksanız, kedi ve köpekten başka bir şey göremezdiniz. O saatte herkes büyük heyecan içinde çaylarını demlemiş ve yudumlarken TV ekranının karşısında adeta kendilerinden geçiyorlardı. Ve işte bunu fırsat bilen hırsızlar da insanlar evdeyken evleri soyuyorlardı. O saat hırsızlar için en ideal bir saatti. Dallas dizisi ekranda yayınlandığında her bir tarafta hırsızlar kol geziyor, ortalıkta cirit atıyorlardı.
Ve geçen zamanla birlikte herkes televizyonun bu karşı konulmaz cazibesi karşısında TV'ye adeta mahkûm oldular ve onun cazibe alanının içinde dönüp durdular.
Halkın bu aşırı ilgisi karşısında TRT-2, TRT-3, TRT-4 devreye girdi. Tabii TV'nin kârlı bir iş olduğunu sezenler ve onun gücünden istifade etmek isteyenler bu kez özel kanallar kurmaya başladılar. Önce Magic Box (şimdiki Star), Show TV, ATV, HBB, Kanal 6, Kanal D, Flash, BRT vs. derken bir sürü televizyon şirketi kuran medya patronları bu kez futbol maçlarının nakli, talk showlar, konserler, dizilerle milleti iyice markaja alıp televizyonun başına hapsettiler.
Eskiden tek kanal TRT iken, özel TV kanalları birden bire ona, on beşe, şimdilerde yirmiye çıktı. Hızlarını alamadılar ve bu kez kablolu yayın, şifreli kanallar ihdas ettiler. Bir de uydu anteni icat edip Avrupa ve dünya ülkelerini izlemek için çanak antenler damları doldurdu. Artık evlerimizde uydu antenlerle dünyayı evimize, dünyayı ayağımıza getirdik diye kendimizle övünüyorduk.
Elimizde kumanda aleti burdan oraya, ordan buraya deyip hep günlerimizi, saatlerimizi en kıymetli anlarımızı gece-gündüz demeden ekran başında geçiriyorduk. Şimdi üstelik TV'ler sabaha kadar yayın yapıyordu ve biz gece kalkıp televizyon izliyorduk.
1969 yılında ülkemize gelen televizyonu biz adeta kendimize efendi ettik ve bizler de onun sadık bendeleri olup çıktık. Şimdi ömrümüz televizyon başında geçiyor. Televizyonun kulu kölesi olup çıktık. Biz hiçbir zaman ona hükmedemedik ve her zaman o bize hükmetti.
En kıymetli zamanımızı ya maç seyerederek, ya abuk sabuk bir film seyerederek, ya uyduruk dizileri seyrederek, ya da medyatik vatandaşların tartışma programlarını seyrederek sabahlıyoruz.
Otuz yıldır biz televizyona efendi olup ona hükmedemedik. Ve tam tersi o bizim efendimiz olup çıktı. Ve şimdi okumayan, düşünmeyen, yazmayan, dinlemeyen bir millet haline geldik.
Elalem harıl harıl çalışırken, biz de telvizyon ekranları başında pinekliyoruz. Bu yüzden değil midir ki dünya alem "karınca" iken bizde "Ağustos böceği" olup çıktık.
1969 yılına kadar Türkiye'de televizyon yoktu. Televizyon ilk deneme yayınına başladığında yayın alanı sadece Ankara ve çevresi idi. Bendeniz de o yıla kadar televizyonu ne görmüş ne de duymuştum. Bir vesile ile Ankara'ya gittiğimde orada gördüm ve tanıştım.
Televizyon o zaman tek kanaldı ve yayını da siyah-beyazdı. Yayın süresi kısıtlıydı akşam 19.00'da başlar ve 23.00'te sona ererdi ve hergün de yoktu. Ve derken zaman içinde yayın saatleri çoğaldı ve erken açılıp, geç vakitlere kadar sürmeye başladı.
Nasıl ki eski yıllarda Hollywood filmleri ortalığı kasıp kavuruyorsa, siyah-beyaz TV ile bu kez yalnız Amerikan filmleri değil, çeşit çeşit Amerikan dizileri de ard arda gelip yayına girdi. Örnek mi istersiniz; Pasaklı Sally, Küçük Ev, Dallas, Bonanza, Uzay Yolu, Kaçak gibi birçok dizi bizi televizyonun başına bağlıdı.
Pazartesi şu var, salı bu var, cuma bu var derken artık düne kadar birbirini ziyaret etmekten geri kalmayan o hatırlı, gönüllü akrabalar, komşular birbirlerini arayıp sormaz oldular. Sebep derseniz: Televizyon. Çünkü bu akşam sevilen dizi "Dallas" var. Ceyar ne hainlik yapacak, Suelin kiminle kırıştıracak, Kahya ne haltlar karıştıracak diye büyük merakla bir hafta bekleyenler o saatlerde evlerinden çıkmıyorlardı.
İnanın o Dallas dizisi TV'de yayınlandığı saatlerde sokağa çıksanız, kedi ve köpekten başka bir şey göremezdiniz. O saatte herkes büyük heyecan içinde çaylarını demlemiş ve yudumlarken TV ekranının karşısında adeta kendilerinden geçiyorlardı. Ve işte bunu fırsat bilen hırsızlar da insanlar evdeyken evleri soyuyorlardı. O saat hırsızlar için en ideal bir saatti. Dallas dizisi ekranda yayınlandığında her bir tarafta hırsızlar kol geziyor, ortalıkta cirit atıyorlardı.
Ve geçen zamanla birlikte herkes televizyonun bu karşı konulmaz cazibesi karşısında TV'ye adeta mahkûm oldular ve onun cazibe alanının içinde dönüp durdular.
Halkın bu aşırı ilgisi karşısında TRT-2, TRT-3, TRT-4 devreye girdi. Tabii TV'nin kârlı bir iş olduğunu sezenler ve onun gücünden istifade etmek isteyenler bu kez özel kanallar kurmaya başladılar. Önce Magic Box (şimdiki Star), Show TV, ATV, HBB, Kanal 6, Kanal D, Flash, BRT vs. derken bir sürü televizyon şirketi kuran medya patronları bu kez futbol maçlarının nakli, talk showlar, konserler, dizilerle milleti iyice markaja alıp televizyonun başına hapsettiler.
Eskiden tek kanal TRT iken, özel TV kanalları birden bire ona, on beşe, şimdilerde yirmiye çıktı. Hızlarını alamadılar ve bu kez kablolu yayın, şifreli kanallar ihdas ettiler. Bir de uydu anteni icat edip Avrupa ve dünya ülkelerini izlemek için çanak antenler damları doldurdu. Artık evlerimizde uydu antenlerle dünyayı evimize, dünyayı ayağımıza getirdik diye kendimizle övünüyorduk.
Elimizde kumanda aleti burdan oraya, ordan buraya deyip hep günlerimizi, saatlerimizi en kıymetli anlarımızı gece-gündüz demeden ekran başında geçiriyorduk. Şimdi üstelik TV'ler sabaha kadar yayın yapıyordu ve biz gece kalkıp televizyon izliyorduk.
1969 yılında ülkemize gelen televizyonu biz adeta kendimize efendi ettik ve bizler de onun sadık bendeleri olup çıktık. Şimdi ömrümüz televizyon başında geçiyor. Televizyonun kulu kölesi olup çıktık. Biz hiçbir zaman ona hükmedemedik ve her zaman o bize hükmetti.
En kıymetli zamanımızı ya maç seyerederek, ya abuk sabuk bir film seyerederek, ya uyduruk dizileri seyrederek, ya da medyatik vatandaşların tartışma programlarını seyrederek sabahlıyoruz.
Otuz yıldır biz televizyona efendi olup ona hükmedemedik. Ve tam tersi o bizim efendimiz olup çıktı. Ve şimdi okumayan, düşünmeyen, yazmayan, dinlemeyen bir millet haline geldik.
Elalem harıl harıl çalışırken, biz de telvizyon ekranları başında pinekliyoruz. Bu yüzden değil midir ki dünya alem "karınca" iken bizde "Ağustos böceği" olup çıktık.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.