"... ve bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü"
T. S. Eliot
Memleketimizde "geri kalmışlığımızın tarihi" üzerine kafa yoran bir çok entelektüele göre temel sorun; bu topraklarda felsefenin yeterince yeşerememiş olmasıdır. Çünkü aynı bireyler, o düşünceyi felsefeyle özdeşleştirdikleri için felsefenin olmadığı yerde düşünen insana da pek rastlanmaz sanırlar. Ya da Batının zihinsel serüveninde, önce mitolojinin, sonrasında felsefenin varolmasıyla bilimsel gelişimlere kapı açılmış, devamında bilim ve felsefe birbirini tahrik etmiştir. O halde aynı entelektüel zümreye göre bizde ilmî çalışmaların yetirince olmamasının temel sebebi "feylesof kıtlığı"dır.
Doğuda düşüncenin gelişimini bilimsel manada tamamlayamamasını böyle izah ederlerken diğer yandan meseleyi ehl-i sünnetin iki imamıyla somutlaştırırlar. Problem; İslam dünyasında aklı ilk putlaştıran cereyan olan Mutezile fırkasını yerle bir eden İmam-ı Eşari ve filozofların tutarsızlıklarını ortaya koyan İmam-ı Gazali'dir.
Öncelikle bilimin bizdeki az gelişmişliği bir iki şahsa indirgemenin gerçekle yeterince örtüşeceğini sanmıyorum. Zaten sosyolojik bir meseleyi bireylerden çok toplumun temel dinamiklerini göz önünde bulundurarak ele almak daha sağlıklı olacaktır.
Bu bağlamda sorunun bir kaç sebebi vardır. Doğu biliminin yeterince gelişememesinin ilk ve en önemli sebebi kurumsallaşamamasıdır. "İslam aleminde ilimleri gelişmesi hep yüksek mevkileri işgal eden kimselerin himayesinde gerçekleşmiştir. Bu hiç değilse 14. asra kadar böyle gitmiştir. 14. asırdan sonra gerek Moğol istilası sebebiyle hamiyetli sultanların azalması, gerek bunlardan bir kısmının alimleri destekleyecek yerde şair ve sanatkarları himaye etmenin hem daha az masraflı hem de nefsi daha kısa sürede ve daha çok tatmin edici olduğunun idrakine varmaları İslam aleminde pozitif ilimlere ve teknolojiye olan ilgiyi gitgide azaltılmıştır" (Bilgi, Bilim ve İslam, İslami İlimler Araştırma Vakfı Yay.).
Medreselere gelince, onlar zaten devlete kadı, müderris, müftü gibi idari kadrolar yetiştiren bürokratik kurumlardır. "Aklî ilimlerde ise sadece imkanı olan ve söz konusu aklî ilme ilgi duyan bazı kişilerin iştigal ettikleri bir sahadır. Pozitif bilimler medreselerde okutulan ders programları arasında yer almış olsalar bile yine de İslamî ilimleri anlamaya hazırlayıcı ve yardımcı bilimler olarak algılanmışlardır. Ve sanıldığının aksine bu bilimlerin medreselerden bütünüyle kaldırıldığına dair geçerli bir belge yoktur" (Medreseler ve Modernleşme, Dr. Yaşar Sarıkaya). Ama aynı kurumlarda pozitif bilimlerle ilgili akademik çalışmalar yapmak da kurumun amacını aşmaktadır.
Batı ise 17. yüzyılın ortalarına kadar faaliyetleri bireysel gayretlerle yürütmüşse de sonraları derneklerle, cemiyetlerle ve revizyona uğramış üniversitelerle kurumsallaşmayı başarmıştır.
Çalışmaların ilerlemesi için Doğu sadece ilgi ve iltifata muhtaç iken, Avrupa'da bir mecburiyet halini almıştır. Çünkü kilisenin insana yaşama alanı bırakmaması neticesinde felsefeye ve bilime sığınmak, adeta onunla din dışında yaşanabilir bir alan oluşturmak kaçınılmaz bir hal almıştır.
İşte bu çatışma sebebiyledir ki: "Dünya dönüyor" diyerek tahrif edilmiş İncil'i yalanlayan Bruno yazdığı kitabın yayınlanmasından tam 57 sene sonra bedelini canıyla ödemiştir. Aynı görüşün sahibi Galileo, uzun hapisler, hakaretler ve işkencelerle ömrünü tamamlamış, Bacon ise üniversitede deney yaptığı için sokaklarda isyan çıkmıştır.
Sonunda kilise; 1894'de Bruno'yu yaktığı Roma meydanına heykelini dikerek, 1980'de Galileo'ya itibarını iade ederek temize çıkarmış ama aynı zamanda kendini tekzip etmiştir. Ve artık batıda Hıristiyanlık sürekli bilimle test edilmeye muhtaçtır.
Halbuki İslam aleminde, bahsedilen yüzyıllarda gerek askerî varlığı, devletin kudret ve istikrarı sebebiyle, gerekse Doğu'nun huzur ve sükun temin eden günlük yaşantısı dolayısıyla bilime kaçma ve dinin tahakkümü gibi kaygılar oluşmamıştır.
Mehmet MA?RUF
T. S. Eliot
Memleketimizde "geri kalmışlığımızın tarihi" üzerine kafa yoran bir çok entelektüele göre temel sorun; bu topraklarda felsefenin yeterince yeşerememiş olmasıdır. Çünkü aynı bireyler, o düşünceyi felsefeyle özdeşleştirdikleri için felsefenin olmadığı yerde düşünen insana da pek rastlanmaz sanırlar. Ya da Batının zihinsel serüveninde, önce mitolojinin, sonrasında felsefenin varolmasıyla bilimsel gelişimlere kapı açılmış, devamında bilim ve felsefe birbirini tahrik etmiştir. O halde aynı entelektüel zümreye göre bizde ilmî çalışmaların yetirince olmamasının temel sebebi "feylesof kıtlığı"dır.
Doğuda düşüncenin gelişimini bilimsel manada tamamlayamamasını böyle izah ederlerken diğer yandan meseleyi ehl-i sünnetin iki imamıyla somutlaştırırlar. Problem; İslam dünyasında aklı ilk putlaştıran cereyan olan Mutezile fırkasını yerle bir eden İmam-ı Eşari ve filozofların tutarsızlıklarını ortaya koyan İmam-ı Gazali'dir.
Öncelikle bilimin bizdeki az gelişmişliği bir iki şahsa indirgemenin gerçekle yeterince örtüşeceğini sanmıyorum. Zaten sosyolojik bir meseleyi bireylerden çok toplumun temel dinamiklerini göz önünde bulundurarak ele almak daha sağlıklı olacaktır.
Bu bağlamda sorunun bir kaç sebebi vardır. Doğu biliminin yeterince gelişememesinin ilk ve en önemli sebebi kurumsallaşamamasıdır. "İslam aleminde ilimleri gelişmesi hep yüksek mevkileri işgal eden kimselerin himayesinde gerçekleşmiştir. Bu hiç değilse 14. asra kadar böyle gitmiştir. 14. asırdan sonra gerek Moğol istilası sebebiyle hamiyetli sultanların azalması, gerek bunlardan bir kısmının alimleri destekleyecek yerde şair ve sanatkarları himaye etmenin hem daha az masraflı hem de nefsi daha kısa sürede ve daha çok tatmin edici olduğunun idrakine varmaları İslam aleminde pozitif ilimlere ve teknolojiye olan ilgiyi gitgide azaltılmıştır" (Bilgi, Bilim ve İslam, İslami İlimler Araştırma Vakfı Yay.).
Medreselere gelince, onlar zaten devlete kadı, müderris, müftü gibi idari kadrolar yetiştiren bürokratik kurumlardır. "Aklî ilimlerde ise sadece imkanı olan ve söz konusu aklî ilme ilgi duyan bazı kişilerin iştigal ettikleri bir sahadır. Pozitif bilimler medreselerde okutulan ders programları arasında yer almış olsalar bile yine de İslamî ilimleri anlamaya hazırlayıcı ve yardımcı bilimler olarak algılanmışlardır. Ve sanıldığının aksine bu bilimlerin medreselerden bütünüyle kaldırıldığına dair geçerli bir belge yoktur" (Medreseler ve Modernleşme, Dr. Yaşar Sarıkaya). Ama aynı kurumlarda pozitif bilimlerle ilgili akademik çalışmalar yapmak da kurumun amacını aşmaktadır.
Batı ise 17. yüzyılın ortalarına kadar faaliyetleri bireysel gayretlerle yürütmüşse de sonraları derneklerle, cemiyetlerle ve revizyona uğramış üniversitelerle kurumsallaşmayı başarmıştır.
Çalışmaların ilerlemesi için Doğu sadece ilgi ve iltifata muhtaç iken, Avrupa'da bir mecburiyet halini almıştır. Çünkü kilisenin insana yaşama alanı bırakmaması neticesinde felsefeye ve bilime sığınmak, adeta onunla din dışında yaşanabilir bir alan oluşturmak kaçınılmaz bir hal almıştır.
İşte bu çatışma sebebiyledir ki: "Dünya dönüyor" diyerek tahrif edilmiş İncil'i yalanlayan Bruno yazdığı kitabın yayınlanmasından tam 57 sene sonra bedelini canıyla ödemiştir. Aynı görüşün sahibi Galileo, uzun hapisler, hakaretler ve işkencelerle ömrünü tamamlamış, Bacon ise üniversitede deney yaptığı için sokaklarda isyan çıkmıştır.
Sonunda kilise; 1894'de Bruno'yu yaktığı Roma meydanına heykelini dikerek, 1980'de Galileo'ya itibarını iade ederek temize çıkarmış ama aynı zamanda kendini tekzip etmiştir. Ve artık batıda Hıristiyanlık sürekli bilimle test edilmeye muhtaçtır.
Halbuki İslam aleminde, bahsedilen yüzyıllarda gerek askerî varlığı, devletin kudret ve istikrarı sebebiyle, gerekse Doğu'nun huzur ve sükun temin eden günlük yaşantısı dolayısıyla bilime kaçma ve dinin tahakkümü gibi kaygılar oluşmamıştır.
Mehmet MA?RUF
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.