"... Nihayet Mürşit Efendinin baskısı sonucu kervansarayı terk edip bir marangozun yanına işe girdim. Yiyecek ve yatacak yerin marangoz tarafından karşılanacağı şartıyla tabii. Buna karşılık ben de az ücret alacaktım. Receb ayı gelmeden yeni yerime taşındım. Marangoz ustanın ismi Abdurrıza idi. Bana bir evladı gibi davranırdı.
Abdurrıza İran asıllı bir Şii ve Horasanlı idi. Ben fırsattan yararlanarak onun yanında Farsça öğrenmeye başladım. Basra'da bulunan İranlılar -ki hepsi Şii idiler- onun yanında toplanarak çeşitli konularda sohbetler yapıyorlardı. Siyasetten, ekonomiden, bazen de Osmanlı Devleti aleyhine yapılan konuşmalardan ibaretti bu sözler. Özellikle İstanbul'da oturan Müslümanlar ve Osmanlı sultanı hakkında konuşurlardı. Bir yabancı müşteri içeriye girerse hemen konuyu değiştirip önemsiz, kişisel konulara geçiyorlardı. Bana nasıl güvenip de yanımda her şeyi rahatça söylüyorlardı, anlayamadım. Daha sonra anladım ki, Azerbaycan Türklerinden sanmışlardı beni. Rengim ve tipim daha çok Azerbaycanlılara benziyormuş. Bu marangozhanede çalıştığım sırada, oraya sık sık gelip giden Arapça , Farsça ve Türkçe bilen bir gençle tanıştım. Din eğitimi gören bir talebe elbisesi içinde bulunan bu gencin ismi Muhammed bin Abdülvehhab idi. Makama düşkün, yükseklerden uçan, son derece asabi bir gençti. Osmanlı hükümetinden çok nefret ediyor ve hep aleyhinde konuşuyordu. İran hükümeti ile uğraşmıyordu. Marangoz Abdurrıza ile dostluğu, her ikisinin de Osmanlı'ya karşı olmalarından kaynaklanıyordu. Sünni olan bu genç ile Şii olan Abdurrıza nasıl dost olmuşlardı bir türlü anlayamadım. Gerçi bu tip dostluklar Basra'da çok sık gözükürdü. Çünkü şehir halkının bir kısmı Şii, bir kısmı Sünni idi. Muhammed bin Abdülvehhab tam anlamıyla özgür düşünüyor, Sünnilik ve Şiiliğe karşı hiçbir taassub duymuyordu. Oysa Sünnilerin çoğu, Şiilere karşıydılar ve bazı Sünni müftüleri Şiileri tekfir ediyorlardı. Şeyh Muhammed'in dört mezhebe de herhangi bir bağımlılığı yoktu. 'Kur'an'da var olan bize yeter' diyordu."
Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler / Prof. Dr. Haydar Baş'ın kaleminden
Abdurrıza İran asıllı bir Şii ve Horasanlı idi. Ben fırsattan yararlanarak onun yanında Farsça öğrenmeye başladım. Basra'da bulunan İranlılar -ki hepsi Şii idiler- onun yanında toplanarak çeşitli konularda sohbetler yapıyorlardı. Siyasetten, ekonomiden, bazen de Osmanlı Devleti aleyhine yapılan konuşmalardan ibaretti bu sözler. Özellikle İstanbul'da oturan Müslümanlar ve Osmanlı sultanı hakkında konuşurlardı. Bir yabancı müşteri içeriye girerse hemen konuyu değiştirip önemsiz, kişisel konulara geçiyorlardı. Bana nasıl güvenip de yanımda her şeyi rahatça söylüyorlardı, anlayamadım. Daha sonra anladım ki, Azerbaycan Türklerinden sanmışlardı beni. Rengim ve tipim daha çok Azerbaycanlılara benziyormuş. Bu marangozhanede çalıştığım sırada, oraya sık sık gelip giden Arapça , Farsça ve Türkçe bilen bir gençle tanıştım. Din eğitimi gören bir talebe elbisesi içinde bulunan bu gencin ismi Muhammed bin Abdülvehhab idi. Makama düşkün, yükseklerden uçan, son derece asabi bir gençti. Osmanlı hükümetinden çok nefret ediyor ve hep aleyhinde konuşuyordu. İran hükümeti ile uğraşmıyordu. Marangoz Abdurrıza ile dostluğu, her ikisinin de Osmanlı'ya karşı olmalarından kaynaklanıyordu. Sünni olan bu genç ile Şii olan Abdurrıza nasıl dost olmuşlardı bir türlü anlayamadım. Gerçi bu tip dostluklar Basra'da çok sık gözükürdü. Çünkü şehir halkının bir kısmı Şii, bir kısmı Sünni idi. Muhammed bin Abdülvehhab tam anlamıyla özgür düşünüyor, Sünnilik ve Şiiliğe karşı hiçbir taassub duymuyordu. Oysa Sünnilerin çoğu, Şiilere karşıydılar ve bazı Sünni müftüleri Şiileri tekfir ediyorlardı. Şeyh Muhammed'in dört mezhebe de herhangi bir bağımlılığı yoktu. 'Kur'an'da var olan bize yeter' diyordu."
Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler / Prof. Dr. Haydar Baş'ın kaleminden
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.