Birleşik Avrupa Devleti'nde Eyalet Olmak
Bugün Türkiye AB sürecinde egemenliğin devretmek aşamasına gelmiştir. Aslında Gümrük Birliği Anlaşması egemenliğimizi bir ölçüde de olsa fiilen Avrupa Parlamentosu'na devretmiştir. Üstelik karar alma sürecine Türkiye dahil olmadığı halde alınan kararlara uyma yükümlülüğü vardır.
Dizimizin ikinci yazısında vurguladığımız gibi kelimenin tam anlamışya Gümrük Birliği bir "Sömürge Anlaşması"dır. Aslında Gümrük Birliği Anlaşması'ndan hemen sonra bunu kamuoyuna bir zafer gibi sunan ve "Bu arada bir şey olmazsa, iki-üç yıl içinde Türkiye Avrupa Birliği'nin üyesi olacaktır" sözleriyle iki-üç yıl sonrasını bile göremediğini kanıtlayan Sn Çiller gibi AB sevdalı politikacılarımızdan başka bir şey beklemek de haksızlık olurdu.
AB sevdalıları "egemenliğin devrinde ne sakınca var?" diyerek topluluk üyelerinin bunu zaten yaptığını eğer Türkiye de AB'ye girmek istiyorsa bu fedakarlığı yapmak zorunda olduğunu savunmaktadırlar. Oysa egemenliğimizi de AB'ye devrettikten sonra bağımsız bir devlet değil birleşik bir devletin üçüncü sınıf bir eyaleti olmak durumunda kalmayacak mıyız? Üçüncü sınıf bir eyalet diyoruz, çünkü Müslüman Türk olarak postmodern devlet Avrupa Birliğinde azınlık konumunda kalacağız.
Murat S. Özbülbül'ün Avrupa Birliği ve Türkiye başlıklı çalışmasında belirttiği gibi "Avrupalı ülkeler ortak bir kültürden gelmektedirler. Bu ülkelerin hepsi hıristiyandır, tarihi kültürel köklerini Helen-Roma medeniyetine dayandırmaktadırlar. Türklerse bu medeniyetin sadece dışında değildir aynı zaman tarih boyunca bu medeniyetin karşısındadır da. Bu iki ayrı kültürün bir araya gelmesine ne gerek vardır ne de mümkündür. Bu iki kültürün bir şekilde bir araya geldiğini hayal etsek bile bu kesinlikle adil bir birliktelik olamaz 350 milyonluk bir Hıristiyan topluluğuna karşı 70 milyon Müslüman Türk. 420 milyonluk bir ortak nüfusun sadece %20 si boyutunda bir azınlık demektir. Her şeyi bir tarafa bırakın durduk yerde bağımsız devletimizi bırakıp birleşik bir devletteki azınlık halk statüsüne düşmenin mantığını açıklayabilecek bir tek insan var mı?"
Egemenlik konusuna anayasamız ve yürürlükteki yasalarımız açısından baktığımızda hukukumuzun egemenliğin devrine kesinlikle müsaade etmediğini en başta belirtmeliyiz. Ancak son günlerde ortaya atılan 'ulusal güvenlik' kavramının Türkiye'nin atacağı demokratik (!) adımların önünde sürekli engel oluşturduğu iddiası ile Avrupa Birliğine girmek için şart olan 'egemenliğin devri' konusu arasında bir bağlantı yok mu acaba? Bu tartışmayı AB ile Türkiye münasebetlerinden sorumlu başbakan yardımcısının açması konuyu daha da ilginç ve düşündürücü hale getiriyor.
Türk milletinin önüne AB'ye girmeyi yegâne umut haline getirenler ve ülkenin ancak bu birliğe girmesi halinde içinde bulunduğu buhrandan kurtulacağını dayatanlar milletimizden küçük (!) bir taviz beklemektedir. O da egemenliğimizin uluslarüstü kuruluşlara devridir.
Türk Hukuk Sistemi Açısından Egemenliğin Devri Meselesi
Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti anayasası, egemenliğin uluslararası ya da uluslarüstü kuruluşlara devrine izin vermiyor: Anayasamızın 6, 7, 8 ve 9'uncu maddeleri dış güçlerle yetki paylaşımına uygun değil.
Madde 6.- Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk milleti, egemenliğini anayasanın koydugu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
Madde 7.-Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.
Madde 8.-Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.
Madde 9.-Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Bunlardan çıkan sonuç şudur: TBMM'nin egemenliği Millet adına sadece kullanma yetkisine sahiptir. Egemenliği 'kısıtlama' ya da 'devir' yetkisi yoktur.
Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğunu anayasamız belirtmiş egemenliği kullanma yetkisini TBMM'ne vermiştir. Anayasanın 6.maddesi; "Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır" demektedir.
Bir organ olarak TBMM'nin sadece egemenliği kullanma yetkisi vardır. TBMM, millete ait olan egemenliği sadece Anayasa çerçevesinde ve "Millet adına" kullanma yetkisine sahiptir. Ancak bu yetki sadece 'egemenliği kullanma' yetkisidir. Egemenliği 'kısıtlayabilme ya da devretme' yetkisi değildir. Milletin egemenliğini kısıtlayacak veya ortadan kaldıracak bir yetkiyi TBMM kullanamaz.
AB sürecinde egemenliğin devri hakkında Prof. Dr Haydar Baş'ın 28 Mayıs 2001 tarihli Yeni Mesaj Gazetesinde yazmış olduğu başyazısı hem konuyu açıklığa kavuşturmak hem de egemenliğin devrini savunan kişi ve kurumlara verilecek en doğru ve hukuki cevabı vermesi bakımından çok önemlidir. Önemine binaen bu yazıyı yarın ayrıca bütün olarak vereceğiz.
İstiklal Savaşını Kime Karşı Niçin Vermiştik?
Sadece anayasada yazılı maddelerde değil bu ülkeyi düşman işgalinden kurtararak (ne tesadüftür ki bu gün Türkiye'nin girmeye çalıştığı AB üyelerinin neredeyse tamamına karşı Kurtuluş Savaşı vermiştik) büyük İstiklal Savaşını veren ve bağımsız ve egemen Türkiye Cumhuriyetini kuran şehitlerimizin yegane maksadıydı egemenliği Türk milletine vermek.
I. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle Türk Milleti bağımsızlığını korumak ve kendi topraklarında milletin egemenliğini kurmak için yedi düvele karşı tarihe geçecek bir 'Kurtuluş Savaşı' vermiş ve bu milli mücadele sonucunda tam istiklali sağlamış ve egemenliğin Türk milletine ait olduğu Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Bu savaşın adı İstiklal (Bağımsızlık) savaşıdır. Bu Milli Mücadele "ya istiklal ya ölüm" andı içilerek ve bağımsızlık uğruna binlerce şehit verilerek yapılmıştır.
Milli mücadelenin önderi Mustafa Kemal, 'bağımsızlık şiarımdır, karakterimdir' demiştir. Yine Atatürk tarafından bağımsızlık tek başına kullanılmamış, daima "istiklal-i tamme" şeklinde anılarak Türk milletinin bağımsız ve egemen olduğuna vurgu yapılmıştır.
Nitekim tarihe de bakıldığında Türklerin kurduğu pek çok devlet sürekli bağımsız kalmış ya da bağımsızlık mücadelesi vermiştir. Hiç biri kendi iradesiyle ne bağımsızlığını ne de egemenliğini devretmeyi düşünmüştür. Böyle bir ihtimal bu milletin tarihinde yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından önce bin yılı aşkın tarihe damgasını vuran Osmanlı ve Anadolu Selçuklu Devletleri, hep bağımsız devlet olmuşlardır. Hiçbir zaman tabi devlet olmamışlardır.
Maalesef bugün AB yanlısı, mandacı küreselleşmenin iflah olmaz bendelerine göre bu fikirleri söylemek, yazmak, Türkiye'nin bağımsızlığını ve egemenliğini savunmak gericilik, yobazlık ve çağdışılıktır. Küresel akıl ve düşünceyle bağdaşmamaktır.
Bütün bu gerçeklere rağmen ülkemizde aydın olarak geçinen, medeniyetin yegane ölçütünün AB ne üye olmakta görenler var. Örneğin Zeynep Göğüş, "Egemenlik Bayramı ve Avrupa" başlıklı yazısında AB sürecinde egemenliğin devrini medeniyet olarak meşrulaştırmaya kalkışıyor: "Avrupa Birliği (AB) potasında yer almayı bir egemenlik devri olarak dahi görmüyor günümüz Avrupalıları. Onlara sorarsanız, egemenliklerini harman edip paylaşmaktalar. ... Bir bütünleşme var önümüzde. Tarih içinde devletlerin gelişmesinde ulaştıkları en ileri aşama. Bir de bakıyoruz, kendi irademizle "üstünlüğümüzden" vazgeçmişiz. Ne adına? Daha yüksek bir güç kazanmak için. Bu yüksek gücü başkalarıyla paylaşmanın bir adı da medeniyet. Daha fazla güç için kendi egemenliğinden feragat etmek..."
Gani Gönüllü'nün "Egemenlik, Kürtçe Eğitim, Kıbrıs ve AB" başlıklı yazısında belirttiği gibi "AB üyeliğinin en hassas konusu "egemenlik" meselesidir. Bizim de üye vereceğimiz, ama Avrupalıların bizden en az 5 kat fazla üye ile hakim olacağı bir Parlamentosu'na Türkiye'de geçerli olacak hüküm koyma yetkisi verilecektir. Bir kere, 1071'den beri neredeyse 1000 yıllık "Avrupa ile savaş" tarihine sahip olan Türkler bakımından, bu karar kolaylıkla alınabilecek bir karar değildir. Tarih şuuruna sahip bir kişinin, bu noktada tereddüt geçirmeden, duraksamadan ve irkilmeden bu karara 'evet' diyebileceğini sanmıyoruz."
Egemenliği Tartışmaya Açanlar Tarihe ve Millet Nasıl Hesap Verecekler?
Prof Dr Haydar Baş'ın sözleri ile sonucu bağlıyoruz: "Tarih, egemenliklerini muhafaza edemeyen milletlerin çok acı manzaralarla karşılaştığını göstermektedir. Bu sebeple bağımsızlık bir millet için en hayati unsurdur, can damarıdır. 19 ve 20. yüzyıllar sömürgeciliğe karşı direnen milletlerin bağımsızlık mücadeleleriyle geçmiştir. Bu hakikatleri iyi görmek lazımdır.
Bu itibarla bazı imkanlara kavuşacağız diye temel hak ve hürriyetlerimizden vazgeçmemiz tabir yerindeyse, değirmene giderken evdeki bulgurdan olmak manasına gelir ki, bunu kabul etmek mümkün değildir.
Bu sebeple egemenliğin devri gibi hayatî bir konuyu tartışmaya açanlar millet ve tarih önünde büyük bir vebal altında olup, yanlış yapıldığı taktirde millete verilecek hesabı unutmamalıdırlar. "
Yarın: Prof. Dr. Haydar Baş: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, devredilemez
Ali KARATEPE/ İbrahim BERK/ Mustafa ÇİÇEK
Bugün Türkiye AB sürecinde egemenliğin devretmek aşamasına gelmiştir. Aslında Gümrük Birliği Anlaşması egemenliğimizi bir ölçüde de olsa fiilen Avrupa Parlamentosu'na devretmiştir. Üstelik karar alma sürecine Türkiye dahil olmadığı halde alınan kararlara uyma yükümlülüğü vardır.
Dizimizin ikinci yazısında vurguladığımız gibi kelimenin tam anlamışya Gümrük Birliği bir "Sömürge Anlaşması"dır. Aslında Gümrük Birliği Anlaşması'ndan hemen sonra bunu kamuoyuna bir zafer gibi sunan ve "Bu arada bir şey olmazsa, iki-üç yıl içinde Türkiye Avrupa Birliği'nin üyesi olacaktır" sözleriyle iki-üç yıl sonrasını bile göremediğini kanıtlayan Sn Çiller gibi AB sevdalı politikacılarımızdan başka bir şey beklemek de haksızlık olurdu.
AB sevdalıları "egemenliğin devrinde ne sakınca var?" diyerek topluluk üyelerinin bunu zaten yaptığını eğer Türkiye de AB'ye girmek istiyorsa bu fedakarlığı yapmak zorunda olduğunu savunmaktadırlar. Oysa egemenliğimizi de AB'ye devrettikten sonra bağımsız bir devlet değil birleşik bir devletin üçüncü sınıf bir eyaleti olmak durumunda kalmayacak mıyız? Üçüncü sınıf bir eyalet diyoruz, çünkü Müslüman Türk olarak postmodern devlet Avrupa Birliğinde azınlık konumunda kalacağız.
Murat S. Özbülbül'ün Avrupa Birliği ve Türkiye başlıklı çalışmasında belirttiği gibi "Avrupalı ülkeler ortak bir kültürden gelmektedirler. Bu ülkelerin hepsi hıristiyandır, tarihi kültürel köklerini Helen-Roma medeniyetine dayandırmaktadırlar. Türklerse bu medeniyetin sadece dışında değildir aynı zaman tarih boyunca bu medeniyetin karşısındadır da. Bu iki ayrı kültürün bir araya gelmesine ne gerek vardır ne de mümkündür. Bu iki kültürün bir şekilde bir araya geldiğini hayal etsek bile bu kesinlikle adil bir birliktelik olamaz 350 milyonluk bir Hıristiyan topluluğuna karşı 70 milyon Müslüman Türk. 420 milyonluk bir ortak nüfusun sadece %20 si boyutunda bir azınlık demektir. Her şeyi bir tarafa bırakın durduk yerde bağımsız devletimizi bırakıp birleşik bir devletteki azınlık halk statüsüne düşmenin mantığını açıklayabilecek bir tek insan var mı?"
Egemenlik konusuna anayasamız ve yürürlükteki yasalarımız açısından baktığımızda hukukumuzun egemenliğin devrine kesinlikle müsaade etmediğini en başta belirtmeliyiz. Ancak son günlerde ortaya atılan 'ulusal güvenlik' kavramının Türkiye'nin atacağı demokratik (!) adımların önünde sürekli engel oluşturduğu iddiası ile Avrupa Birliğine girmek için şart olan 'egemenliğin devri' konusu arasında bir bağlantı yok mu acaba? Bu tartışmayı AB ile Türkiye münasebetlerinden sorumlu başbakan yardımcısının açması konuyu daha da ilginç ve düşündürücü hale getiriyor.
Türk milletinin önüne AB'ye girmeyi yegâne umut haline getirenler ve ülkenin ancak bu birliğe girmesi halinde içinde bulunduğu buhrandan kurtulacağını dayatanlar milletimizden küçük (!) bir taviz beklemektedir. O da egemenliğimizin uluslarüstü kuruluşlara devridir.
Türk Hukuk Sistemi Açısından Egemenliğin Devri Meselesi
Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti anayasası, egemenliğin uluslararası ya da uluslarüstü kuruluşlara devrine izin vermiyor: Anayasamızın 6, 7, 8 ve 9'uncu maddeleri dış güçlerle yetki paylaşımına uygun değil.
Madde 6.- Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk milleti, egemenliğini anayasanın koydugu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
Madde 7.-Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.
Madde 8.-Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.
Madde 9.-Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Bunlardan çıkan sonuç şudur: TBMM'nin egemenliği Millet adına sadece kullanma yetkisine sahiptir. Egemenliği 'kısıtlama' ya da 'devir' yetkisi yoktur.
Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğunu anayasamız belirtmiş egemenliği kullanma yetkisini TBMM'ne vermiştir. Anayasanın 6.maddesi; "Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır" demektedir.
Bir organ olarak TBMM'nin sadece egemenliği kullanma yetkisi vardır. TBMM, millete ait olan egemenliği sadece Anayasa çerçevesinde ve "Millet adına" kullanma yetkisine sahiptir. Ancak bu yetki sadece 'egemenliği kullanma' yetkisidir. Egemenliği 'kısıtlayabilme ya da devretme' yetkisi değildir. Milletin egemenliğini kısıtlayacak veya ortadan kaldıracak bir yetkiyi TBMM kullanamaz.
AB sürecinde egemenliğin devri hakkında Prof. Dr Haydar Baş'ın 28 Mayıs 2001 tarihli Yeni Mesaj Gazetesinde yazmış olduğu başyazısı hem konuyu açıklığa kavuşturmak hem de egemenliğin devrini savunan kişi ve kurumlara verilecek en doğru ve hukuki cevabı vermesi bakımından çok önemlidir. Önemine binaen bu yazıyı yarın ayrıca bütün olarak vereceğiz.
İstiklal Savaşını Kime Karşı Niçin Vermiştik?
Sadece anayasada yazılı maddelerde değil bu ülkeyi düşman işgalinden kurtararak (ne tesadüftür ki bu gün Türkiye'nin girmeye çalıştığı AB üyelerinin neredeyse tamamına karşı Kurtuluş Savaşı vermiştik) büyük İstiklal Savaşını veren ve bağımsız ve egemen Türkiye Cumhuriyetini kuran şehitlerimizin yegane maksadıydı egemenliği Türk milletine vermek.
I. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle Türk Milleti bağımsızlığını korumak ve kendi topraklarında milletin egemenliğini kurmak için yedi düvele karşı tarihe geçecek bir 'Kurtuluş Savaşı' vermiş ve bu milli mücadele sonucunda tam istiklali sağlamış ve egemenliğin Türk milletine ait olduğu Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Bu savaşın adı İstiklal (Bağımsızlık) savaşıdır. Bu Milli Mücadele "ya istiklal ya ölüm" andı içilerek ve bağımsızlık uğruna binlerce şehit verilerek yapılmıştır.
Milli mücadelenin önderi Mustafa Kemal, 'bağımsızlık şiarımdır, karakterimdir' demiştir. Yine Atatürk tarafından bağımsızlık tek başına kullanılmamış, daima "istiklal-i tamme" şeklinde anılarak Türk milletinin bağımsız ve egemen olduğuna vurgu yapılmıştır.
Nitekim tarihe de bakıldığında Türklerin kurduğu pek çok devlet sürekli bağımsız kalmış ya da bağımsızlık mücadelesi vermiştir. Hiç biri kendi iradesiyle ne bağımsızlığını ne de egemenliğini devretmeyi düşünmüştür. Böyle bir ihtimal bu milletin tarihinde yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından önce bin yılı aşkın tarihe damgasını vuran Osmanlı ve Anadolu Selçuklu Devletleri, hep bağımsız devlet olmuşlardır. Hiçbir zaman tabi devlet olmamışlardır.
Maalesef bugün AB yanlısı, mandacı küreselleşmenin iflah olmaz bendelerine göre bu fikirleri söylemek, yazmak, Türkiye'nin bağımsızlığını ve egemenliğini savunmak gericilik, yobazlık ve çağdışılıktır. Küresel akıl ve düşünceyle bağdaşmamaktır.
Bütün bu gerçeklere rağmen ülkemizde aydın olarak geçinen, medeniyetin yegane ölçütünün AB ne üye olmakta görenler var. Örneğin Zeynep Göğüş, "Egemenlik Bayramı ve Avrupa" başlıklı yazısında AB sürecinde egemenliğin devrini medeniyet olarak meşrulaştırmaya kalkışıyor: "Avrupa Birliği (AB) potasında yer almayı bir egemenlik devri olarak dahi görmüyor günümüz Avrupalıları. Onlara sorarsanız, egemenliklerini harman edip paylaşmaktalar. ... Bir bütünleşme var önümüzde. Tarih içinde devletlerin gelişmesinde ulaştıkları en ileri aşama. Bir de bakıyoruz, kendi irademizle "üstünlüğümüzden" vazgeçmişiz. Ne adına? Daha yüksek bir güç kazanmak için. Bu yüksek gücü başkalarıyla paylaşmanın bir adı da medeniyet. Daha fazla güç için kendi egemenliğinden feragat etmek..."
Gani Gönüllü'nün "Egemenlik, Kürtçe Eğitim, Kıbrıs ve AB" başlıklı yazısında belirttiği gibi "AB üyeliğinin en hassas konusu "egemenlik" meselesidir. Bizim de üye vereceğimiz, ama Avrupalıların bizden en az 5 kat fazla üye ile hakim olacağı bir Parlamentosu'na Türkiye'de geçerli olacak hüküm koyma yetkisi verilecektir. Bir kere, 1071'den beri neredeyse 1000 yıllık "Avrupa ile savaş" tarihine sahip olan Türkler bakımından, bu karar kolaylıkla alınabilecek bir karar değildir. Tarih şuuruna sahip bir kişinin, bu noktada tereddüt geçirmeden, duraksamadan ve irkilmeden bu karara 'evet' diyebileceğini sanmıyoruz."
Egemenliği Tartışmaya Açanlar Tarihe ve Millet Nasıl Hesap Verecekler?
Prof Dr Haydar Baş'ın sözleri ile sonucu bağlıyoruz: "Tarih, egemenliklerini muhafaza edemeyen milletlerin çok acı manzaralarla karşılaştığını göstermektedir. Bu sebeple bağımsızlık bir millet için en hayati unsurdur, can damarıdır. 19 ve 20. yüzyıllar sömürgeciliğe karşı direnen milletlerin bağımsızlık mücadeleleriyle geçmiştir. Bu hakikatleri iyi görmek lazımdır.
Bu itibarla bazı imkanlara kavuşacağız diye temel hak ve hürriyetlerimizden vazgeçmemiz tabir yerindeyse, değirmene giderken evdeki bulgurdan olmak manasına gelir ki, bunu kabul etmek mümkün değildir.
Bu sebeple egemenliğin devri gibi hayatî bir konuyu tartışmaya açanlar millet ve tarih önünde büyük bir vebal altında olup, yanlış yapıldığı taktirde millete verilecek hesabı unutmamalıdırlar. "
Yarın: Prof. Dr. Haydar Baş: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, devredilemez
Ali KARATEPE/ İbrahim BERK/ Mustafa ÇİÇEK
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.